Sinemanın En Şiirsel Yönetmeni Ingmar Bergman'dan Sinema Dersleri

Sinemanın En Şiirsel Yönetmeni Ingmar Bergman'dan Sinema Dersleri
  • 0
    0
    0
    0
  • "İnsanlar filmlerimdeki amaçlarımın neler olduğunu sorar. Bu zor ve tehlikeli bir sorudur ve ben genellikle kaçamak yanıtlar veririm: İnsanın içinde bulunduğu durumlarla ilgili gerçekleri, gördüğüm gibi söylemeye çalışıyorum." 

    - Ingmar Bergman

    Küçük yaşlarından beri aşırı dindar ailesi nedeniyle katı bir dini eğitim ile büyüyen ama zamanla gelişen varoluşsal sorgulamalarını yaptığı işlerde merkez konu olarak belirleyen, 70'li yıllarda ülkesi İsveç Sineması dışında tüm Avrupa Sineması'nda adından bahsettiren, 9 kere En İyi Yönetmen Oscar Ödülü'ne aday gösterilen, 1960-1961-1983 yıllarında En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü kazanan başarılı yönetmen: Ingmar Bergman. Yaptığı işlerin üzerinden yıllar geçti, birçok büyük yönetmene yol gösterici/ilham verici oldu. 2005 yılında Time Dergisi tarafından Yaşayan En Büyük Yönetmen olarak nitelendirildiğinde bir kısım çevrelerce hâlâ "Dünya'dan ve toplumdan uzak, melankolik ve kapalı sinema" yapmasıyla eleştirildi. Tiyatro kökenli İsveçli yönetmen Ingmar Bergman, yıllar sonra da hayran olunası bir sinema dehası. Peki, Bergman nasıl Bergman oldu? Nasıl bir yol izlerdi filmlerinde? Neye önem verirdi de onca yıl sonra filmleri önemlerini koruyup ders olarak anlatılırdı? Buyrunuz, şiirsel sinemanın en büyük yönetmenlerinden Ingmar Bergman'dan sinema dersleri... Ayrıca, yönetmenin sevenleri ve meraklıları için;
    • Mutlaka İzlenmesi Gereken Başyapıt Niteliğinde 5 Ingmar Bergman Filmi'ne buradan
    • Ingmar Bergman’ın Yönettiği 9 Sabun Reklamı'na buradan
    • Ingmar Bergman'ın Playboy Dergisi Röportajı'na buradan 
    ulaşabilirsiniz. [caption id="attachment_63668" align="aligncenter" width="620"] Ingmar Bergman (1918–2007)[/caption]

    Senaryo Bir Film Yapılmasına El Vermeyecek Kadar Eksiği Bulunan Teknik Bir Temeldir.

    Senaryoda en önemli şey diyalogdur. Denemeler bize göstermiştir ki tiyatrodaki diyaloğu, herhangi bir okur anlayamaz. Tiyatrodaki diyalog, gerçek ve teknik bir ustalıkla bolca hayal gücü ister. Oysa bunlar tiyatroda en az rastlanılan şeylerdir. Ben senaryomda; sahne düzenini, kişilerin yerlerini, atmosferin ve oyunun ayrıntılarını uygun biçimde özetleyebilirim. Ama bunu kendi kalemimin kuvvetli olması, okurların da okuma yüküne katlanması gerekir ki, bu pek olası değildir.  Diyalogları yazdıktan sonra konuşmaların nasıl yapılacağını gösteren açıklamalar, konuşmanın ritmini, hareketini ve süratini gösteren her şey, uygulama yüzünden senaryonun dışında kalır. Zaten senaryo bunca ayrıntılar yüzünden anlaşılmaz bir hal alır. Çünkü senaryo, bir filmin yapılmasına el vermeyecek kadar eksiği bulunan teknik bir temeldir.  

    Kurgu

    Sözü, temel sorunlar olan kurguya, ritme ve görüntülerin birbiriyle olan ilişkisine getireyim. Bu canlı üçüncü boyutu sağlayamazsanız, film ham ve ruhsuz bir ürün olur. Burada oyunun yoğunluğunu arttırmak için gerekli alıştırmaları anlatmayacağım gibi, ne türlü bir kadans kullanılacağını da göstermeyeceğim. Sanat yapıtına hayat veren şeyi halka öğretmenin hemen hemen yolu yoktur. Ben filmin iç yapısını, sekansları ve çeşitli anlatımları saptayacak bir bot alma biçimini bulmak için çok çalışmışımdır. Çalışmalarım sırasında ellerim ve kafam, filmden bağımsız olamayacak kadar sinir bozucu ve kavraması güç ayrıntılarla dolu olur. O vakit stüdyonun üzücü ve yorucu havasına öylesine bürünürüm ki artık ilk görüşümü, sekans için tasarladığım şeyi, hatta dört hafta önce çekilmiş bir sahne ile o gün çekilecek sahne arasındaki bağı bile hatırlamak için büyük efor sarf etmem gerekir. Düşüncemi açık olarak anlatabilseydim, bu soyut etken yaptığım işten kendiliğinden uzak kalmış olurdu. İşte o zaman ben de işimi büyük bir özgürlük ile yürütür ve aklıma estiği vakit bütün parçalar arasında ilişki kurmakta zorluk çekmezdim.

    Oyuncunun Elinde Bulunan En İyi Anlatım Aracı Kendi Bakışlarıdır.

    Birçok tiyatro insanı bizim sinemadaki işimizin insan yüzüyle başladığını unutuyor. Doğrusu kendimizi baştan başa kurgu estetiğine kaptırabilir, cansız nesne ve varlıkların göz kamaştırıcı bir ritim altında toplayabilir ve gerçeğin karşısında bozulmaz bir güzelliği olan birtakım incelemeler yapabiliriz. Ama insan yüzüne yaklaşma olanağı, hiç kuşku yok, sinemanın temel ögesi, belli başlı özelliğidir. Bundan sinema yıldızını bizim en değerli aracımız olduğunu ve alıcının, bu aracın tepkilerini saptırmaktan başka bir görevi bulunmadığını çıkarabiliriz. Aslında çoğunlukla bunun tam tersi olur: Alıcının duracağı yere, hareketine oyuncudan çok önem verirler. Böylece film de amacı kendi olan bir şey haline geliverir. Ama bu, göz boyamadan ve sanat savurganlığından öteye geçemez. Oyuncunun oyununa daha çok yer verebilmek için alıcı hareketlerinin basit olması, baskıdan uzak kalması ve konuyla iyice bağdaşması gerekir. Alıcı yan tutmayan bir gözlemciden başka bir şey olmamalı ve konuya katılma hakkına pek az sahip olmalıdır.  Şunu bilmeliyiz ki oyuncunun elinde bulunan en iyi anlatım aracı kendi bakışlarıdır. Nesnel olarak düzenlenen ve kusursuz bir biçimde çekilen bir baş çekim, yönetmenin en olağanüstü araştırmacı aracı olduğu gibi, ustalığının ya da beceriksizliğinin bir örneği olabilir. Baş çekimlerin çokluğu ya da yokluğu hiç kuşku yok ki yönetmenin çapını ve kendinden başkasına gösterdiği ilgiyi belli eder. Sadelik, işi az araçla yürütmek, ayrıntıları ustaca kullanmak, sağlam bir tekniğe dayanmak, bütün bunlar her sahne ya da sekansın gerektirdiği şeylerdir. Ama bunlar iyi bir film yapmaya yetmez. Bütün bu vazgeçilmez etkenler var olsa da temel öge, her şeye canlılık kazandıracak olan kıvılcım, gene eksik demektir. Bu gizemli kıvılcım istediği zaman belirginleşir, istediği zaman da saklı kalır. Bu hayat kıvılcımı kesin sonuçlu bir rol oynar ve hiçbir vakit başka ögelere boyun eğmez.  Ben bir sahnenin en küçük ayrıntılarına kadar düzenlenmesi, filmde çalışan her insanın kendilerinden beklenen işi çok iyi yürütmesi gerektiğine inanırım. Her şey en küçük bir sürçme olmadan işlenmelidir. Bu hazırlıklar çok zaman alabilir ya da almayabilir. Bunların işe katılanları yormaması ve bıktırmaması gerekir. Herkes yapacağı işi bilirse her çekim için yapılacak provalar bir hesap şaşmazlığıyla yürütülebilir. İşte en sonunda filmin çekilmesine geldik. Denemelerim bana göstermiştir ki, ilk çekim en başarılı çekimdir. İlk çekimde bütün oyuncular bir şey yaratmak için çabalar. Bu yaratma isteği hayat kıvılcımının ateş almasını sağlar. Bir kıvılcımın doğması da oyuncularda birdenbire başkasının benliğine bürünen istek ile açıklanabilir.   Kaynak: Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Rıza Oylum - Seyyah Kitap 1

    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.