Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3

Ingmar Bergman, sinema tarihinin gördüğü en özgün yönetmenlerden biridir. İsveçli sinemacının (İskandinav filmlerinde sıkça karşımıza çıkan) ölüm, ihanet, din ve inanç gibi konuları özgün ve sembolik anlatımıyla işlediği filmlerinin çoğu vurucu, düşündürücü ve oldukça etkileyicidir. Bergman çok münzevi biri değildi, hatta birazdan okuyacağınız üzere iletişimin insanı sağ tuttuğuna inanırdı, ancak filmleri hakkında konuşmayı da pek sevmezdi. 1964 yılında yazıp yönettiği harika filmi The Silence‘ın (Tystnaden) tanıtımı için Playboy dergisine verdiği bu röportaj ise sanatçının en cesur ve dolu açıklamalarını içerir. İşte Ingmar Bergman’ın sinema, inanç ve film yapımı üzerine düşündükleri.

Filmleriniz genellikle anlaşılmaz, sembolik ve soyut oldukları yönünde eleştirilere maruz kalıyor. Bu suçlamalarda gerçeklik payı olduğunu düşünüyor musunuz?

Olabilir, ancak öyle olmadığını umuyorum çünkü kolay erişilebilir filmler yapmak bir sinemacının en önemli işi. Aynı zamanda en zor kısım da bu. Özel filmleri yapması daha kolaydır, fakat bence bir yönetmen kolayın peşinde koşmamalı; her filminde seyircisini daha ileriye taşıyabilmeli. İzleyicinin düşünmesini sağlamak iyidir, öte yandan bir yönetmen filmi kimin için yaptığını asla unutmamalı. Seyirciler filmlerimden birini izlediğinde, onu kafasından çok kalbinin içinde hissetmesi daha önemli.

Dünya genelinde çok sayıda eleştirmen sizi en iyi sinemacılar arasında sayıyor. Bu değerlendirmeyle ilgili düşünceniz nedir?

Yurtdışında gelen başarı, İsveç sınırları içinde işimi daha da kolaylaştırıyor. Bu sayede işlerimle anılma şansını elde ediyorum. Fakat bu başarı geçici, Paris’e bakın mesela. Birkaç sene önceye kadar favori yönetmenleri bendim. Sonra Antonioni geldi. Sırada kim var? Kim bilir?  Nouvelle vague‘daki gençler film yapmaya başlayınca onları kıskandım çünkü sinemateklerde (cinematheque) gereken tüm filmleri görmüşlerdi ve film yapım teknikleri hakkında bilgi sahibiydiler. Artık kıskanmıyorum. Yapım tekniği anlamında özgüvenimi yeniden kazandım diyebilirim. Artık başka yönetmenlerin filmlerini izleyince kıskançlık veya korku hissetmiyorum. Öyle hissetmek zorunda olmadığımı biliyorum.

O filmler size kendi stilinizi geliştirmenizde yardımcı oldu mu?

Filmler hakkında bildiğim her şeyi kendi başıma öğrendim. Tiyatro için Göteborg’da bir yaşlı adamla çalıştım, orada dört yılım geçti. Sert ve geçimi zor bir adamdı, fakat tiyatrodan iyi anlardı ve bana çok şey öğretti. Öte yandan, sinemayı öğretebilecek kimsem yoktu. 1. Dünya Savaşı öncesinde okuyordum, savaş esnasında yabancı filmleri izleyemiyorduk, ve savaş bittiğinde eşimi ve üç çocuğumu geçindirmek için çalışmak zorundaydım. Neyse ki çoğu şeyi kendi kendime öğrenebiliyorum, bazen zorlansam da. Kendi başına öğrenebilen insanlar bazen teknik anlamda mükemmeliyetçiliği abartırlar, halbuki işin garanti kısmı budur. Bence esas önemli kısım söyleyecek sözünüzün olmasıdır.

Sizce Amerika’daki Yeni Dalga yönetmenlerinin söyleyecek sözleri var mı?

Evet var. Filmlerinin azını görebildim- The Connection, Shadows ve Pull My Daisy‘i; dahasını da izlemek isterim. Fakat gördüğüm kadarıyla, Amerika’daki Yeni Dalga’yı Fransa’dakinden daha çok seviyorum. Daha coşkulu, daha idealist, teknik anlamda daha kusurlu, daha ham, fakat söyleyecek sözleri var ve önemli olan da bu. Onları seviyorum.

Rus filmlerini seviyor musunuz?

Çok. Bence oranın sinemasında yakın zamanda çok iyi şeyler olacak. Nedenini bilmiyorum, ancak hissedebiliyorum. Ivan’ın Çocukluğu‘nu izlediniz mi? Olağanüstü şeyler var içinde. Tabii ki kötü yerleri de var, ancak gerçek yeteneği ve gücü görebiliyorsunuz.

En sevdiğiniz filmler arasında bunlara yer verir miydiniz?

Hayır, şu an üç favori filmim var: The Lady with the Dog, Rashomon ve Umberto D. Ah, bir de dördüncü: Mr. Hulot’s Holiday. Onu da çok severim.

Size dönelim. Son filminiz The Silence, aynı zamanda en tartışma yaratan işiniz. Fikri aklınıza nereden geldi?

Yaşlı ve şişman bir adamdan. Dört yıl önce, hastanede yatan bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Odanın penceresinden dışarı baktığımda şişman, yaşlı ve felçli bir adam gördüm, parkta bir ağacın altında oturuyordu. Dört güler yüzlü hemşire yanına gidip onu havaya kaldırdılar, üstünde oturduğu sandalyesiyle beraber hastaneye geri taşıdılar. O adamın bir kukla gibi taşındığı anlar aklımdan çıkmadı, neden bilmiyorum. Çoğu filmimde olduğu gibi, o küçük tohumdan bu hikaye filizlendi. Bu tohum bazen küçük bir olay olur, bazen bana anlatılan küçük bir anekdot, bazen bir aktörün yüzündeki küçük bir ifade. Bu fikirleri kimi zaman not alırım, kimi zaman aklımın bir köşesinde dururlar. Böylece kafamda çok sayıda kısa ve kullanışlı notum olur. Bu fikirleri bütünlük arz eden bir senaryoya dönüştürebilmem için yıllar geçmesi gerekiyor tabii. Bir proje şekillenmeye başladığında karakterler için ayrı, sahneler için ayrı notları kullanırım. Kimi zaman bir karakter diğer karakterlerin yanında iyi durmaz, öyle olunca onu zihnime geri yollarım. Filmlerim genelde kartopu gibi büyür, küçük bir kar tanesiyle başlar. Sonunda baştaki kar tanesini ben bile göremez olurum.

The Silenceın ‘kar tanesi’, felçli adam, filmdeki mastürbasyon ve cinsel ilişki içerikli sahnelere nasıl zemin hazırladı? Sekse perdede bu kadar açık şekilde yer vermeye nasıl karar verdiniz?

Yıllarca filmlerimde sekse yer verme konusunda muhafazakar davrandım. Fakat seksin seyirciye tezahürü çok önemli, ve ben tümüyle entelektüel filmler yapmakla ilgilenmiyorum. Seyircilerin filmlerimi hissedebilmesini istiyorum. Bu benim için filmlerimi anlamalarından daha önemli. Güzel bir yaz akşamı ile seks arasında çok sayıda ortak nokta var; ancak ilkini filmlerimde anlatabilsem de ikinciyi anlatabilmenin yolunu bulabilmiş değilim henüz. Aşkın anatomisi ilgimi çekiyor. Bu bakış açısı bana seksi görsel anlamda ifade etmekten daha manalı geliyor.

Beş-altı yıl önce yapmış olduğunuz şöyle bir açıklama var: “Amacıma ulaşmak için yeteneğimi sömürebilirim, başka yol bulamazsam çalabilirim, sanatıma yardımcı olacaksa arkadaşlarımı öldürebilirim.” 

Kendimle ilgili oldukça korumacı bir anımda söylemiş olmalıyım. Biri kendinden emin değilse, pozisyonu hakkında, sanatı hakkında şüpheleri varsa, kendini daha güçlü ifade edebilme yetisinin peşinde koşar. Bu sayede eleştirilere daha iyi direnebileceğini düşünür. Fakat başarıya ulaştığınızda başarının getirdiği zorunluluklardan da kurtulmuş oluyorsunuz. Çabalama kısmı hakkında endişelenmenize gerek kalmıyor, bütünüyle işinize odaklanabiliyorsunuz. Hayatınız da bu ölçüde kolaylaşıyor, kendinizi daha çok sevmeye başlıyorsunuz. Birçok şeyden daha çok zevk alabiliyorum artık, görmediğim çok şey olduğunu anlayabiliyorum. Daha yaşlı hissediyorum, çok az daha yaşlı, ve bu hoşuma gidiyor.
Benim için sanatta ve hayatta taviz yapılabilecek en kötü şeydir. Fakat tabii ki tavizler vermek zorunda kalıyorum. Hepimiz kalıyoruz, başka türlü yaşayamayız. Uzun süre bunu kendime itiraf edemedim. Zaman içinde, hayatta olmanın daha önemli olduğunu gördüm. Bence aslolan hissetmektir. En az anlaşılan filmim, Winter Light, bunu anlatır. Kışın ortasında Stockholm’e geldiğinize göre o filmin anlatmaya çalıştığı şeyleri anlıyor olmalısınız. Ne düşünüyorsunuz?

Sizin ne düşündüğünüzü daha çok merak ediyoruz.

Yaptığım en zor filmlerden biriydi. Through a Glass Darklyden başladı, sonrasında The Silence‘a evrildi- bunlar bir üçlemenin parçaları. Bu filmler eleştirmenlerin zannettiği gibi tanrının varlığı veya yokluğu üzerine değiller, aşkın gücünü anlatıyorlar. Üç filmdeki karakterlerin büyük kısmı ölü. Nasıl aşık olunur, nasıl hissedilir, bilmiyorlar. Winter Light’ın ana karakteri neredeyse ölü. Herkesle ilişiğini kesmiş. Esas ana karakter ise bir kadın, tanrıya inanmıyor, fakat oldukça güçlü biri. Sevebiliyor, bu sayede kendini koruyabiliyor. Onun sorunu da bu sevgiyi nasıl ifade edeceğini bilememesi. Yaşlı, kaba saba bir kadın; adamla da birbirlerini sevmiyorlar, fakat zamanla nasıl seveceğini öğreniyor. Hissetmeye yönelik ilk adımlarını atıyor. Biz de aslen tanrı tarafından değil, sevgi tarafından korunuyoruz. Umut edebileceğimizin en fazlası da bu. Hayattaki en önemli şey başka insanlarla iletişim kurabilmektir. Öbür türlü ölüsünüzdür, bugün yaşayan çoğu insanın aslen ölü olduğu gibi. Fakat iletişim kurmak, anlamak, sevmek için adım atarsanız geleceğin getireceği zorluklar fark etmez. Dünya cehenneme dönse de, yaşamak ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın, sevgi sayesinde korunursunuz.

Çoğu eleştirmen, bu “sevgi sayesinde dirilme” temasının en bilinen filminiz olan Wild Strawberries‘te de yer aldığına dikkat çeker. Bir tanesi şöyle diyor hatta: “Duygusal önyargılarla dolu bir hayatın ardından merhamet etmeyi öğrenen, böylece değişerek hayata dönen bir adamın hikayesi”. Sizce bu doğru bir tanım mı?

Hayır, adam değişmiyor. İnsanların temelde değişebileceklerine inanmam. Aydınlanma yaşayabilirler, farkındalık kazanabilirler, kendilerini tanıyabilirler, ancak hepsi bu kadardır. Winter Light‘taki kadın farkındalık yaşar, ama hayatı değişmez. Berbat hayatlar yaşamaya devam ederler.

Winter Light’ın kadın karakterinden bahsetmişken, filmlerinizde kadın karakterleri tasvir ediş şekliniz takdirle karşılanıyor. Bunu nasıl-

Kadınları nasıl bu kadar iyi anlayabiliyorsunuz diye soracaksınız sanırım. Kadınlara olan ilgimin nedeni, filmlerde oldukça gülünç şekillerde yer bulmaları. Ben onları oldukları gibi, en azından diğer filmlerdeki (30’lar ve 40’lardaki) aptalca temsillerinden daha gerçekçi gösteriyorum. O dönemin filmleriyle kıyaslarsanız, mantıklı ve gerçekçi kadın karakterlerin tümü gözünüze harika görünür. Son birkaç yıldır kadınların temelde erkeklerle aynı olduğuna kanaat getirdim, aynı sorunları yaşıyorlar. Kadınların hikayelerini anlatmak için özel bir çaba harcamıyorum. Hepsi insanlara dair hikayeler, insanların sorunları. Beni de artık tüm insanlar ilgilendiriyor.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here