Günümüzde, insanoğlunun teknolojinin gelişmesiyle birlikte iletişim açısından tarih içinde gelinmiş en geniş imkanların içinde yaşadığını söylemek yanlış olmaz. Malum artık her şey bir tık uzağımızda. Günümüzde internette meydana gelen teknik gelişmeler sayesinde kurulan sosyal paylaşım siteleri, özellikle gençler arasında oldukça popüler bir iletişim aracı olarak kullanılıyor.

Üstelik bu siteler oldukça geniş çaplı. Fotoğraf paylaşmak isteyenler için Instagram, düşüncelerini yazmak isteyenler için Twitter, eski dostlarını bulmak isteyenler için Facebook ve anlık ne yaptığını paylaşmak isteyenler içinse Snapchat gibi tonlarca farklı işlevselliğe sahip sosyal paylaşım sitesi mevcut. Lakin bu gelişmeler, bireylerin sosyal becerilerini nasıl etkiliyor, düşünülmesi gereken konu bu.

Araştırmalara göre, sosyal paylaşım Siteleri, insanları egemenlikleri altına alıyor ve bu siteleri sıklıkla kullanan bireyler, gerçek dünyada içinden çıkılamaz bir yalnızlığa ve oradan da depresyona doğru yolculuğa çıkıyor. Bu da, doğal olarak, toplumsal ilişkileri kötü yönde etkiliyor.

Geçtiğimiz aylarda, Amerika’da, Pensilvanya Üniversitesi’nde psikologların yaptığı bir çalışmada, sosyal medyada geçirilen zaman ile ve yalnızlık hissi arasında nedensel bir ilişki olduğu ortaya konuldu. Yapılan bu çalışmada, katılan katılımcıların yarısına belirlenen sosyal paylaşım sitelerini kullanmaya normal ölçülerinde devam etmeleri izin verilirken, diğer yarısına ise belirlenen her bir sosyal paylaşım sitesini günde sadece 10’ar dakika kullanmalarına izin verildi.

Yapılan bu çalışma sonucunda ise sosyal medyada vakit geçirme süresini azaltılan katılımcıların depresyon ve yalnızlık hissinde “klinik olarak belirgin” bir düşüş gözlemlenirken, sosyal medya alışkanlığına müdahale edilmeyen diğer katılımcıların ise sonuçlarında neredeyse hiçbir değişiklik kaydedilmediği ortaya çıkıyor.

Peki neden?

Araştırmalar, sosyal paylaşım sitelerinde fazlaca vakit geçiren genç bireylerin, “toplumun uygun gördüğü” kalıplara daha çok girmeye çalıştıklarını, böylece kendilerinden uzaklaştıklarını öne sürüyor. Ayrıca bu “toplumun uygun gördüğü kalıplara” giremeyen bireylerin de öz güveni ciddi bir oranda düşüyor. Anlayacağınız, birey eğer kendisini o kalıba sokamazsa, kendini beğenmemeye başlıyor. Aynı zamanda, toplumdan dışlanma korkusu da bir o kadar artıyor.

Bireyin öz güveni düştükçe, kendini beğendirme çabası da, ters bir oranda, artıyor. Bu da aslında bireyin sosyal paylaşım sitelerine olan bağımlılıklarını arttırıyor. Bağımlılık arttıkça öz güven git gide düşüyor. Anlayacağınız bireyler kısır bir döngünün içine giriyor ve göstermelik olarak yaşamaya başlıyor.

Aslında bu da neden bireylerin yaptıkları her şeyi (örneğin yedikleri yemekleri, dinledikleri müzikleri) sosyal medya da göstermeye çalıştıklarını açıklıyor. Bir noktadan sonra, dişisini etkilemeye çalışan erkek bir kuş gibi “bana bakın, bana bakın, beni beğenin” diye bağırmaktan kendini alı koyamıyor birey. Zira başka türlü kendine olan saygısının yerine gelmeyeceğine inanmaya başlıyor. Ondandır ki her sosyal medya kullanıcısı aldığı beğenileri bir başarı gibi gösterme ihtiyacı duyuyor.

Ayrıca, birey sosyal medya da vakit geçirmeye alıştıkça, gerçek dünyadaki iletişim becerileri de bir o kadar düşüyor. Örneğin, birey tek bir tıkla karşısındakini beğendiğini söylemeye o kadar alışıyor ki, gerçek hayatta bunu nasıl yapacağını unutuyor. Ek olarak birey sosyal medyanın içinde git gide kimliğini yitirdiği içinde, gerçek dünyada ne yapacağını bilmez bir hale geliyor. Bu da onun başkaları ile yüz yüze iletişim kurmasını zorlaştırdığı için, ister istemez bireyi yalnızlığa ve dolayısıyla da depresyona doğru sürüklüyor.

Bu arada, sosyal medyanın Y kuşağı üzerindeki etkisini merak ediyorsanız. Şu yazımıza da göz atabilirsiniz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here