İran sinemasının kalıplaşmış ögelerinden ve değişmez kurallarından sıyrılmaya çalıştığını, ortaya çıkardığı işlerin içerisinde kullandığı detaylardan anladığımız başarılı yönetmen Abbas Kiarostami, Kirazın Tadı filmiyle birçok mesaj veriyor. Etik, sosyolojik, politik ve sınıfsal konuları gördüğümüz aynı zamanda bizlere varoluşu sorgulatan ve arayışı anlatan film, 1997 yılında Cannes Film Festivali‘nde Altın Palmiye‘yi kazandı.

Tahran’da yaşayan Bay Badii, yaşamdaki anlam arayışını sonlandırmış ve intihar etmeyi hedefleyerek yola çıkmıştır. Arabasıyla çıktığı yolculuğunun amacı; para karşılığı, onu öldüğünde gömebilecek birini bulmaktır. Badii, gün doğmadan bir şişe ilacı içip kazdığı çukurda hayatının sonlanmasını bekleyecek ve teklifini kabul edecek olan kişiden de ona 2 kere seslenmesini isteyecektir. İşi kabul edenin yapacağı tek şey ise Badii’nin öldüğünden emin olup gün doğmadan üzerini toprakla örtmektir.

Badii, aracıyla Tahran’ı dolaşmaya başlar. Yoldan geçen herkesin yüzüne bakar ve teklif edeceği işi yapabilir olup olmadıklarını, adeta insanların yüzlerinden anlamaya çalışır. Birkaç kişiyle konuşma girişiminde bulunur fakat henüz sohbet ederlerken gelişen olumsuzluklardan dolayı konuyu bile açamaz. İlk defa aracına binen kişi, kışlaya gitmek isteyen bir asker olur. Onu tanımaya çalışırken sorduğu sorulara karşı aldığı cevaplar, Badii’yi  tatmin etmiş olacak ki askere bu teklifi sunar. Hazırladığı çukurun olduğu yerde adamı ikna etmek için türlü sebepler sunar. Memleketinde çiftçilik yaptığını bildiğimiz askere, “Farzet ki ben ağacın köküne saçacağın bir gübreyim.” der ve bizlerin de birkaç dakika için bu cümlenin derinliklerinde kaybolmamızı sağlar. Bunu yapamayacağını çok kez dile getiren asker, Badii’nin çıldırmış olduğunu kanısındadır ki o, arabaya biner binmez arkasında bakmadan kaçar. Böylece Badii tekrardan yola koyulur.

Biraz dolaştıktan sonra, bir inşaat alanının güvenlik görevlisi ile tanışır Badii. Tatil gününde de çalışan inşaat işçisi Badii’yi içeri davet eder. Sohbet ilerledikten sonra Badii, güvenlik görevlisini arabayla gezinti yapmaya davet eder fakat ondan da olumlu yanıt alamaz. Ağacın altında oturan ve görevlinin arkadaşı olan Afgan ilahiyatçıya doğru yönelir ve birlikte yola çıkarlar. Badii kararlı bir şekilde kendini anlatır ve ilahiyatçıya ısrarla ondan öğüt istemediğini, yalnızca onun ellerine ihtiyacı olduğunu söyler. Günahların ve gerçeklerin bolca konuşulduğu bu sohbet içerisinde Badii’nin ilahiyatçıya sorduğu “Mutsuzken diğer insanları incitirsiniz. Bu da bir günah değil mi?” sorusu olaya farklı bir bakış açısı getirir. İlahiyatçı bunun bir hata olduğunu söyler ve teklifini reddeder.

Badii Bey üçüncü olarak, hasta çocuğunu iyileştirebilmek için çalışan Bagheri Bey‘i alır aracına. Badii, neredeyse hiç konuşmaz, hatta seyircisiyle birlikte adeta Bagheri Bey’e pür dikkat kesilir. Bagheri, yaşamın zorlayıcı yanlarının herkes için olduğundan, kimsenin acıdan yoksun bir hayatı olmadığından bahseder. Zamanında kendisinin de intihara teşebbüs ettiğinden söz eder ve ardından da ders verici nitelikte bir fıkra anlatır. Ve Bagheri Bey Badii’ye “Hasta olan sizin düşünceleriniz.” diyerek; aslında yalnızca filmin karakterini değil, seyircisini de düşünmeye iter. Bundan sonra Badii’yi daha farklı görürüz. Yalnızca çorak topraklar görmek yerine, halktan bir kesit, ağaçlıklı yerler ve yeşillikleri de yer yer görürüz. Bu bizlere Badii’nin fikirlerinin şekillendiğini göstermenin, Kiarostami dilinde bir sunumudur. Bagheri Bey teklifi kabul eder neticesinde. Badii artık yola koyulacaktır ki aniden Bagheri Bey’i bıraktığı yere geri döner. Telaşından, kafasının karıştığını, yaşam ve ölüm çizgisinin ortasında kıvrandığını anlayabiliriz. Kiarostami’nin planlı sahne geçişleri, Badii’nin zihninde hayata devam etmenin de dolaştığını ifade eder. Badii Bagheri Bey’e üzerine toprağı atmadan önce ona birkaç taş atmasını, hatta omuzlarından sarsıp onu kaldırmayı denemesini söyler; zira yalnızca uyuyor da olabilir. Öyle ki Bagheri Bey’in konuşması Badii’yi derinden sarsmıştır ve artık yaşıyor olma ihtimalini de göz ardı edememeye başlar.

Badii’nin çaresizliği öyle güzel betimlenmiştir ki gösterilen tüm sekanslar, aslında hayatın bizi yakaladığı en kuvvetli noktalardır. Artık oturup dakikalarca gün batımını izleyecek kadar yaşama hayran, fakat bir an evvel dünyayı terk etmek isteyecek kadar da kızgın bir Badii görürüz. Sabaha karşı yola koyulur. Tuhaftır ki kabanıyla, çantasıyla evden çıkar. İnsanın yaşama çabasını, ömür boyu yaşadığı bu çatışmanın izlerini; filmin sonlarına doğru daha yoğun görürüz. Badii, vardığı yerde kazmış olduğu çukura uzanır. Kapkara bulutların altında bir görünür bir kaybolur. Filmin sonu beraberinde “Badii öldü mü?” sorusunu getirerek seyircinin kafa karışıklığını pekiştirir. Bu soruyu ise cevapsız bırakır. Kiarostami’nin çekim esnasındaki görüntülerinin ekrana gelmesiyle son bulan film, seyircisine yaşam hakkında bambaşka bir kapı aralamış olur.

Bakış açınızı değiştirin ki dünya değişsin.”

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here