Cemal Süreya Ve Papirüs

Cemal Süreya Ve Papirüs
  • 6
    0
    1
    1
  • Altı yaşında, kocaman açmış gözlerini, meraklı… Bakıyor önündeki dev gibi duran kara trene, bakıyor annesine, babasına, kardeşlerine. Biraz yorgun haliyle ama sessiz. Çevresine bakıyor yine büyük bakışlarla. Binbir düşünce geçiyor aklından, binbir soru kurcalıyor kafasını fakat ne çocukluğunda ne de yetişkinliğinde ne düşündüğünü doğru bir şekilde yazmak pek güçtür bizler için.

    Üç gün önce büyük bahçeli bir evin içinde aklını kurcalayan birtakım düşünceler, bugün çoğalmış bir vaziyette onunla birlikte trenin bu köşe kısmına yerleşiyor. Ağır ağır kalkan trenin çıkardığı ses, yüzlerdeki o belirsiz ifade… Bir de, bir dikkatsiz ki sormayın! Trene binerken ellerinin arasında tuttuğu çocukluğunu raylara düşürüyor istasyonda. Talihsizlik odur ki, dönüp alamadan o koca tren kalkıyor. Geriye kalan o küçücük kırıntıları avuçlarının içinde sımsıkı tutup muhafaza etmeyi deniyor.

    Issız tepelerden, uçsuz bozkırlara devam eden sessiz bir yolculuk sonrası hantal tren iyice hızını kesmiş, ağır ağır duruyor. Yolculuğun Bilecik'te bitmesinden altı ay sonra annesi ölüyor. Bir yıl sonra ilkokula gidiyor. Beş yıl sonra parasız yatılılık sınavına girip kazanıyor. Üniversiteyi Ankara Siyasal'da okuyor. Şiir yazıyor, bir kız seviyor. Bir kız seviyor, şiir yazıyor Cemalettin Seber.

    CEMAL SÜREYA

    Bir doğum günü yoktu Cemal Süreya’nın. Kendisi söylemişti bunu. Asıl adı olan Cemalettin Seber adıyla 1931 senesinde Pülümür’de dünyaya geldi. İçinde bulunduğumuz bu soğuk kış zamanlarının, aylardan da bu ocak ayının dokuzuncu gününde, dünyaya gözlerini yumdu Cemal Süreya, tam 29 yıl önce. 59 yıllık yaşamına birçok şiir, birçok yazı, birçok sevda, hüzün, umut, hayal kırıklığı ve birçok da evlilik sığdırdı. Bu büyük usta, bu büyük şair – ne de mahcup bir hâl alırdı yüzü bunları söylesek yüzüne- Türkçenin içinde öyle güzel bir yer açtı ki kendisine, birbirine uyan iki yapboz parçası gibi o kadar yoğruldular ki iç içe, bir lisan bir şairin elinde bu kadar mı değerlenir diye düşündük. Yazdık, çizdik, anlattık. Şairlerimizden şiirler, edebiyat tarihçilerimizden portreler dinledik. Türk dilini onun kadar büyülü bir hale getiren az insan gördük.

    Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
    Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını...

    Şiirlerinde ölüm vardır, sevda vardır, politika, yoksulluk, ne aklınıza gelirse muhakkak ondan vardır, bir parçacık da olsa. Göremediniz mi? Korkmayın, biraz daha yaklaşın ve içine doğru bakın. Çünkü Cemal Süreya’nın şiirlerinde ince bir tül ile örtülmüş bir ironi vardır ve şiirlerini tek bir kaynağa sabitlemek yanlış bir Cemal Süreya algısı yaratmak olur. Anadolu’nun içinde Batı’yı görürüz onda. Laleli’den dünyaya, Erzincan’dan Paris’e giden bir tramvayın camına kafasını dayamış, bir elinde sigarası, düşünceli yüzüyle rastlarız ona. Öyle ki Ülkü Tamer, Cemal Süreya ile ilgili şiirinde ‘Atlas Okyanusu’nda Fırat’ın Salı / Zap suyunda Alp çiçeği’ dizelerini söyler onun için. İnceliklerle bezenmiş sanatında, gürültüden uzak temiz bir müzik çalınır kulağımıza. Onun sahnesinde cinsellik, onun sahnesinde şehvet, hiç kimseyi rahatsız etmeden, tüm seyircilerin arasından geçerek gelir ve en ön koltuğa kurulur. ‘Erotik bir şiirdir’ der, kendi şiiri için. ‘En belirgin özelliği de budur. Dipte tarih içinde uygarlık ve var olma sorunu tartışılır. Mitler, günlük hayatın küçük olaylarına dağılarak somutlaşır.’

    Bir de sen koynumda yatıyorsun
    Güzelsin güzelliğin mutlak amenna
    Kızlığın masanın üstünde
    Kocana saklıyorsun
    Oysa koca da ne benim kollarım var
    Soy bir portakal yedir bana dilim dilim
    Ben Uzunminareliyimdir doğma büyüme
    Ne yapıp yapıp denizi görmek isterim...

    Cemal Süreya, her şeyden önce çok yönlü bir insan. Kalıplara bağımlı değil, yenilikçi, özgür ruhlu, bir entelektüel… Üstelik bu çıkarımları yalnız şiirinden yola çıkarak yapmıyoruz. Kendisinin denemeleri, eleştirileri de, hiç şüphesiz, Türk Edebiyatı açısından önemli bir konumdadır ve birçok şey ifade eder. Cemal Süreya’nın, Şapkam Dolu Çiçekle denemeleri, Kurtuluş Kayalı’nın tabiriyle ‘bilim adamı titizliğiyle hazırlanmış ve dipnotlu akademisyen yapıtlarından kesinlikle daha az bilimsel değildir.’ Ve tabiki bunca özellik arasında değinmeden edemeyeceğimiz önemli bir nokta da onun dergiciliğidir. Cemal Süreya’nın dergicilik anlayışından bahsetmeden yazıyı sonlandırmak bu yazı için de büyük bir boşluk meydana getirmiş olurdu.

    PAPİRÜS

    Dergi, hayatı boyunca Cemal Süreya’yı heveslendiren bir şey olmuştur. Yepyeni oyuncağını eline alan, yepyeni giysilerini bayram sabahı giyen bir çocuk gibi, hayat nefesini üflediği dergisinin o son sayısını eline almak her zaman heyecanlandırmıştır onu. Bu konuda, bir uğraşıdan ziyade daha çok bir ihtiras hissi damarlarına yerleşmiştir. Edebiyatın dergilerde yaşanması gerektiğini düşünmüş ve bu nedenle başarılı, başarısız birçok girişime imza atmıştır.
    İlk dergisini, ilkokulda sınıf arkadaşı ile birlikte çıkarır. Daha doğrusu bir dergi meydana getirmeye çalışırlar. Basılı bir dergi değildir bu, yazılı ve çizili bölümlerini kendileri tamamlarlar. Kuruşlara karşılık, dergilerini sınıftaki kızlara satarlar ve Cemal Süreya’nın dergicilik tutkusu o küçük ilkokul çocukluğundan yetişkin memurluğuna dek sönmeden devam eder.

    Birçok dergide çalışır, birçok dergi kurar, birçok dergi batırır. Maliye Yazılar Dergisi, Türk Dil Kurumu Dergisi, Türkiye Yazılar Dergisi… Bunlardan unutamadığı tek dergisi ise Papirüs’tür. Süreya, gönülden bağlıdır dergisine ve tüm olumsuzluklara rağmen nabzı atmayan dergisini birçok kez hayata döndürmeyi başarmıştır. İlk olarak askerliği sırasında yayınladığı Papirüs’ü, aylık ve düzenli bir dergi olmaktan uzaktır, zaman ve koşullara göre su yüzüne çıkıp nefes alabilir ve bu uzun sürmez. Beş yıl sonra Ülkü Tamer ve Tomris Uyar ile tekrar Papirüs’ü yeşertmeye çalışırlar. Ancak ekonomik sıkıntılar yine kendini gösterir ve dergi beş yıl sonra tekrar kapatılır. Tam üç kez Papirüs’ü ‘batırdığını’ ifade eder Cemal Süreya. Birçok kez de koltuğunun altına girip kaldırmaya çalışır dergisini. Çünkü, bu konuda, bir uğraşıdan ziyade daha çok bir ihtiras hissi damarlarına yerleşmiştir. Vücudunda dolaştığını hissettiği, kaygan, canlı bir ihtiras…

    Papirüs her şeyden önce bir zenginlik, bir çeşitlilikti. Denemeler, eleştiriler, sinema yazıları, kitap tanıtım yazıları… Az çok tahmin edersiniz ki Papirüs’ün sayıları, adeta bir ustalar geçitiydi. Ne edebiyatçılar, yazarlar, şairler barındırmıştı bünyesinde. Ancak her yerde yazılan bu bilgileri bırakıp biraz daha derine doğru kazarsak, hafif bir sıcaklığın o derinlikten yüzümüze doğru çarpıp bizi gülümsettiğini görürüz. Çünkü Papirüs’te, teknik bilgisiyle göz dolduran sinema yazılarından, naif ve yerine göre ağır eleştirilerden, makale gibi oluşturulmuş denemelerden ziyade edebiyat hakkında konuşmayı ve düşünmeyi seven arkadaşların akşamüstleri oturup söyleştiği o yıldızlı teras katını görürüz. ‘Dergilerin de insanlar gibi bir yaşamı var. Papirüs’ün ilk sayıları, her şeye karşın birbirlerini seven, sevdikleri işleri birlikte götürmekten mutluluk duyan üç kişinin ne kadar heyecan verici bir işi ortaya çıkardıklarının göstergesi’ der, Tomris Uyar. Papirüs, heyecanın ve umudun birleştirdiği insanların mabedidir. Papirüs, çoğu yaşamın, çoğu nesnenin ve çoğu anının ortasında kıvrılıp uyuyan bir bebeği andırır. Savaşlar olur biter, hayatlar ölüme doğru yol alır, bir gemi yanaşır, zincirleme kazalar olur, binalar depremlerle sallanır, insanlar evlenir, boşanır. Papirüs, tüm bunların ortasında kıvrılıp uyur. Şiirler yazılır rahat uyusun diye, insanlar durmadan çalışır, yazıhane yanar, bir şair arabasını satar bir hafta sonu. Papirüs, tüm bunların ortasında kıvrılıp uyur. Fakat bir süre sonra gözlerini açamaz…

    Ölüyorum tanrım
    Bu da oldu işte.
    Her ölüm erken ölümdür
    Biliyorum tanrım.
    Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
    Fena değildir...
    Üstü kalsın...

    Yorumlar (1)
    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.