“Üç Büyüklerin Yaşam Perdesini Aralıyoruz: Bach, Handel ve Haydn” ile başladığımız serimizi “Sonun Başlangıcındaki Şöhret: Wolfgang Amadeus Mozart” adlı içeriğimizle devam ettirmiştik. Şimdi sıra Mozart’ın öğrencilerine geldi. Serimizin bu üçüncü yazısında Beethoven ve Schubert’in yaşam öyküsünü mercek altına alıyoruz. Bakalım bu iki usta insani hayatlarına neler sığdırmış.

Ludwig Van Beethoven

Bach müziğin matematikçisiydi. Mozart şairi, Beethoven ise filozofu. İnsan beyninin bahçesinde en son tomurcuklanan, çiçek açan da felsefe tohumudur. Parlak öğrenci değildi. İlk senfonisini 30 yaşındayken besteledi. Bethooven’ın kabiliyetini keşfeden ilk kişi, müzik öğretmeni Mozart’tır. Daha önce Haydn dinlediyse de yeteneğini anlamamıştı. Babası alkolik, annesi veremdi. Annesi öldü. Kardeşlerinin bakımı da ona kaldı. Para kazanma kaygısı uzun süre onu boğdu. İçinde bir nefret büyütüyordu. Saçı başı darmadağın dolaştığı için herkes ona “Çılgın İspanyol” diyordu. Kavgacı fakat dürüst bir delikanlıydı. Çok da seviliyordu.

Viyana’ya taşındıktan sonra kısa sürede şehrin gözdesi oldu fakat bu mutluluk onu mutsuz ediyordu. “Mutluluk bana yaramıyor, daha doğrusu ben mutlu olmak için yaratılmamışım.” diyerek elini eteğini çekti. Gerçekten de onun ilhamı yalnızlıkla geliyordu. “Ben dünyaya mutlu, kaygısız bir hayat sürmek için değil, büyük eserler yaratmak için gelmişim.” diyordu. Eserlerini yazdığı dönemde sağırlık ile uğraşmaya başladı.  ” Dostlarım ben duyamıyorum, yüksek sesle konuşun.” diyemediği için onlardan kaçıyordu. Napolyon’a hayrandı. Bestelediği üç senfoniyi ona ithaf edecekti.Tam eserin müsveddelerini Paris’e göndermeye hazırlanırken Napolyon fedakar kahraman hüviyetinden sıyrılıp kendini imparator ilan etti. Bunu duyunca Beethoven inanılmaz sinirlendi ve senfoninin ilk sayfasını yırttı. Esere “Eroica” (Kahraman) adını koydu ve “Vücudu yaşadığı halde ruhu çoktan ölmüş bir adamın hatırasına hürmeten” diye not düştü. Bestelerinin sayısının arttığı dönem sağırlığının da arttığı dönemdir.

Franz Schubert

1805 yılında, Napolyon Bonaparte’ın yönetimindeki Fransız orduları Viyana kapılarına gelmişti. Sulh içinde neşeli bir hayat sürmeye alışmış yarım milyondan fazla Viyanalı panik içindeydi. Fransızlar şehri durmadan bombalıyorlardı. Cizvit Papazlarının ilkokuluna da bir bomba isabet etti. Öğrencilerden tombul, madeni çerçeveli bir gözlük kullanan küçük çocuk odasında piyano çalışıyordu. Korkarak kendini yere attı. Öğretmen telaşla “Franz Schubert!” diye bağırıyordu.Yuvarlak, sevimli çehreyi görünce sordu. “Bir şeyin yok ya çocuğum? Okulun en güzel sesli çocuğundan mahrum kalmak istemeyiz.Aksi halde pazar ayinlerinde ilahileri kim söyler.” Franz kendi halinde bir çocuktu. Onu arkadaşlarından ayıran bir özelliği de gür soparano sesiydi. Fakat kısa bir süre sonra çocuğun sesi kalınlaşacak okul idaresi de başka bir soprano bulmak zorunda kalacaktı. Okul orkestrasında keman çalıyordu. Bu işte de diğer arkadaşlarından daha başarılıydı. Enstrümanların bakım işini de üstüne almıştı. Müzikten başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Viyanalı bir aristokrat evine büyük Beethoven’ı davet ettiği zaman okul orkestrasının da konser vermesini isteyince küçük Schubert’in aklı başından gitti. Konserden önce birisi orkestranın Beethoven’ın senfonilerinden birini çalmasını teklif etmişti ama besteci kendi eserini ancak kendisinin idare edebileceğini söyleyerek bu girişimi engelledi.  Bu olay Franz’ın ömrünün sonuna kadar Beethoven’a karşı bir korku beslemesine neden oldu.  Franz’ın babası ciddi bir öğretmendi. Çocuklarının da kendisi gibi bir öğretmen olmasını istiyordu.  Franz’ın babası o küçükken “Eğer öğretmenlik canlı cenaze gibi yaşamak ise müzik de yaşarken ölmektir.” demişti. Schubert ise babasının bu sözüne karşılık insanın aptallığına karşı Tanrı’nın zeka ve bilgisini öven bir şiir besteledi.

Schubert’in hayatının en acı tarafı bestecinin kendini tanıyamamış olması, dehasının kökünü bir türlü öğrenememesiydi. Schubert Goethe’ye “Erl König” şiirine yaptığı besteyi yollar. Goethe umursamaz. Yıllar sonra besteyi duyduğunda gözyaşlarını tutamaz fakat Schubert çoktan ölmüştür. Bir keresinde hatıra defterine “Dünya bir sahneden farksız.” diye yazmıştı. “Herkes bu sahnede üzerine düşen rolü yapmak zorunda. Eğer büyük yönetici rol dağıtımında başarısızlığa uğramışsa oyunun kötü olmasından artistleri sorumlu tutmamak gerekir.” “Bitmemiş Senfoni için dostuna yazdığı bir mektupta “Dostum, bu eseri dinlerken, gözlerinin önünde sıhhati asla düzelmeyecek, parlak ümitlerinden hiçbiri gerçekleşmeyecek ve hayatı yarım kalacak bir insanı canlandırmalısın.” demişti. Yazdığı serenadı önemsemezken ilk çalışında gözyaşlarına hakim olamamıştır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here