Audrey Kathleen Ruston, yani bilinen adıyla “Audrey Hepburn”. Masumiyet, zarafet ve asillik timsali, güzeller güzeli bir kadın. Aynı zamanda; oyuncu, dansçı, moda ikonu ve büyük bir hayırsever. 1929 yılının 4 Mayıs günü Brüksel’de dünyaya geldi. Annesi Hollandalı barones Ella van Heemstra, babası İngiliz bankacı Joseph Victor Anthony Ruston.

Hayata şanslı başlamış gibi görünen Audrey, maalesef 6 yaşındayken babasının hiçbir açıklama yapmadan evi terk etmesi nedeniyle büyük bir yıkıma uğradı. Sonrasında annesi ile birlikte Londra’ya taşındığı için bir daha asla babasını göremeyecekti. Bu eksiklik, ileride yaşayacağı ilişkilerde çok büyük güven problemleri çıkartacaktı karşısına. Terk edilme korkusunu ömrü boyunca üzerinden atamayacaktı Audrey.

Audrey Hepburn’ün çocukluğu

İngiltere’de sadece kızların okuduğu yatılı bir özel okula gönderildi. 1939 Eylül’ünde II. Dünya savaşı patlak verince anne Ella kızını da alıp Hollanda’ya geri döndü. Audrey’in Arnhem’de yaşayan dedesinin evine yerleşip bir süre savaştan uzakta rahat bir hayat sürdüler. Konservatuvar eğitimine Arnhem’de başladı genç kız. Ancak savaş buraya da sıçradığı için dedesinin Velp’teki evine taşınmak zorunda kaldılar. Anne-kızın günleri açlık ve yaşam mücadelesi vererek geçiyordu. Belki de Audrey’in hayatı boyunca yaşadığı en kötü dönem buydu ama sinemaya olan aşkından ve hayallerinden bir an olsun vazgeçmemişti.

Audrey’in savaş sırasında Naziler’e karşı Arnhem direniş hareketine yardımcı olduğu efsanesi, 2016 yılında Hollanda Airborne Savaş Müzesi müdürü Sarah Thurlings tarafından yalanlandı. Brüksel’den Avustralya’ya kadar uzanan geniş bir araştırma yaptıklarını belirten Thurlings, incelenen binlerce belge arasında Audrey Hepburn’ün direnişe katıldığına dair bir bilgiye rastlamadıklarını ifade etti.

Nihayet kanlı savaş sona erdiğinde Ella ve Audrey tekrar Londra’ya gittiler. Burada bale okuluna yazılan genç kız, bir yandan da modellik yapıyordu. 1948 yılında “High Button Shoes” adlı operayla hayallerini süsleyen o sahneye ilk kez adımını attı. Aynı yıl Netherlands in Zeven Lessen filminde 2 dakikalık bir rolle çıktı seyirci karşısına. 1950’de One Wild Oat ve 1951 yılında gösterime giren Young Wives’ Talede oynadıktan sonra bir Broadway yapımı olan “Gigi”de yer almak için New York’a gitti. Oyunun sahnelenmesinin üzerinden birkaç hafta geçmişti ki Audrey sonunda Hollywood’un ilgisini çekmeyi başardı. Esas yükselişi de bu oyundan sonra gerçekleşti zaten.

1953 yılında oynadığı Roman Holiday filmi ona tam anlamıyla bir yıldız gibi parlama şansını verdi. Burada canlandırdığı Prenses Ann karakteri ile En İyi Kadın Oyuncu Oscarı‘na layık görülerek büyük bir başarı elde etti Audrey. Ödülünü tuvalette unutacak kadar heyecanlı olmasına rağmen yeteneği ile herkesin dikkatini çekmişti. Şöhret basamaklarını hızla tırmanıyor, teklif üzerine teklif alıyordu. 1 yıl sonra romantik komedi türündeki Sabrina filmiyle tekrar aday gösterildi Oscar’a. Bu filmdeki rol arkadaşı William Holden’la fırtınalı bir aşk yaşamaya başladılar fakat William evliydi ve geçirdiği bir ameliyat nedeniyle çocuk sahibi olamıyordu. Audrey ise her şeyden çok istiyordu annelik duygusunu tatmayı. Bu nedenle ilişkisine son verdi.

Roman Holiday filmiyle kazandığı “En İyi Kadın Oyuncu Oscarı”

William’dan sonra “Ondine with Mel Ferrer” adlı oyundaki rol arkadaşı Mel Ferrer’e aşık olmuştu. Bu aşk 1954 yılında İsviçre’de kıyılan nikahla taçlandırılarak resmiyete dökülecekti.

Audrey Hepburn-Mel Ferrer

Birkaç sene sonra “Funcy Face” adlı müzikalde dans konusundaki hünerlerini de sergileme fırsatı bularak yine sıkça söz ettirdi kendinden. Güzelliği ve zarafeti gittikçe daha fazla dikkat çekmiş, Hollywood’un en çok konuşulan kadın oyuncusu olmuştu. 1960 yılında ise ilk çocuğu Sean dünyaya geldi. Onu kucağına aldığında mutluluğun ve başarının doruklarındaydı artık. Yaşadığı bütün kötü günleri geride bırakarak hayatının tadını çıkartıyordu. Başrolünü George Peppard ile paylaştığı Breakfast at Tiffany’s filminde inanılmaz bir oyunculuk sergileyerek unutulmaz bir işe imza attı. Bu film tam anlamıyla kariyerinin zirvesi olarak gösteriliyor. Babasız büyüyen savaş mağduru bir kız çocuğu büyük bir Hollywood starına dönüşüyordu işte.

Fakat evliliğinde iyi gitmeyen bir şeyler vardı. Eşi sürekli üzerinde baskı kurarak yapımcısı olduğu kötü projelerde oynatıyordu onu. Çocuğu için bir süre bu duruma katlanan genç kadın daha fazla dayanamayarak 1967 yılında boşandı. Yine ağır bir duygusal travma geçiriyordu. Babası yüzünden maruz kaldığı bu güvensizlik ve terk edilmişlik duygusu yeniden ortaya çıkarak yakıyordu canını. Neyse ki kariyerinde büyük bir kayıp yaşamadan ilerleyerek sanatına tutunmayı tercih etti.

Sorunlu evliliğini bitirdiği yıl oynadığı Wait Until Dark filmiyle beşinci kez Oscar’a aday gösterildi. Bundan 2 yıl sonra yeniden aşık olarak İtalyan psikolog Andrea Dotti ile birleştirdi hayatını. Ondan da Luca isminde bir oğlu oldu. Ancak doğru adamı bu sefer de bulamamıştı güzel Audrey. Andrea tarafından defalarca aldatılınca 1982 yılında ikinci kez boşandı. Kalbi çok kırıldığı için bir daha asla evlenmeyecekti.

Andrea Dotti-Audrey Hepburn

Sayısız filme ve emsalsiz başarılara imza atan bu güzel kadın, son olarak 1989 yılında Always filmi ile çıktı seyirci karşısına. Ardından kendisini tamamen hayır işlerine adayıp sinemayı bırakmaya karar verdi. Bu yıllarda tanıştığı oyuncu Robert Wolders’de gerçek aşkı bulacak, ömrünün son anlarına kadar beraber yaşayacaktı onunla.

Robert Wolders-Audrey Hepburn

1988’de UNICEF iyi niyet elçisi olarak atandı. Pek çok ülkeye ziyarette bulunup gerçekleştirdiği etkinliklerle yoksulluğa ve kıtlığa dikkat çekmeye çalıştı. Onlarca röportaj vererek sayısız programa katıldı. Bir nebze olsun merhem olmak istedi zor durumda kalan mağdur insanların yaralarına. Yetiştirdiği 2 çocuk da kendisi gibi güzel kalpli olmalı ki annelerinin ölümünden sonra bir fon oluşturarak, muhtaç insanlara tıpkı anneleri gibi yardım etmeye devam ettiler.

Çalkantılı aşk hayatı, hayırseverliği ve başarılı filmlerinin yanı sıra modaya da ışık tuttu Audrey Hepburn. Tabiatının bir parçası olan muhteşem gülümsemesiyle her daim genç bir kız gibi görünüyordu. Babetler, kısa kazaklar ve sigaret pantolonlar onun stilinin ayrılmaz parçaları idi. Bir eşarp ve bir güneş gözlüğü ile de inanılmaz bir tarz yaratabiliyordu. Stil ikonluğu konusunda her zaman için mütevazı olup böyle bir lakabı asla kabul etmese de günümüzde bile hala modaya yön veriyor.

Bu muhteşem kadın maalesef 1993 yılında 63 yaşında olduğu sırada kolon kanserine yenilerek hayata veda etti. Ama geride bıraktığı eşsiz filmleri ve stilinin zamansız berraklığı onun asırlar boyu yaşamasına yetecek gibi görünüyor.

Kaynak: 1,2,3

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here