Bazı şarkılar vardır, notalardan ihtişam kaleleri kurar. Hayran kalırsınız onlara. Bazı şarkılar ise notalardan kurduğu ihtişam kalelerini gözünü kırpmadan yıkıverir. Kendi içinize yolculuk yapmak gibi bir şeydir bu his, hem keşfe çıkarsınız hem de olduğunuz yerde kalakalırsınız. Çaresizlik gibidirler. Sesiniz kısıkken çığlık atmışsınız gibi. Düğüm gibidirler. Boğazınızın tam ortasında. Her zaman gelmez böyle şarkılar, özel bir bağın eseridirler velhasıl. Biricik bir sanat eseri ile sizin uzay boşluğunda akıp giden parçacıklarınızın birlikteliğinden doğan bir mucize. Take Me To The Church de bunlardan biriydi, takvimler 2013 yılını gösterirken hayatımıza asla çıkmamak üzere girerken ilk anda fark ettiğimiz gibi. Hozier’la tanışmak ruhumuza iyi gelmişti. Bir roman karakteriydi Hozier, Shakespeareyen bir krallığın asi prensi, amansız bir müzikalitenin inançlı şövalyesi.

Elbette Hozier sadece Take Me To The Church’ten ibaret olmadı. “Hozier” albümüyle yıllardır kendini dinletti ve hala da dinletmeye devam ediyor. Hazır sonbahar havası ruhlarımızı ele geçirmişken sizler için en iyi beş Hozier şarkısını derledik. (Beşliye tabii ki Take Me To The Church’ü dahil etmedik, onun yeri apayrı!) Hazırsanız müziğin sesini açın ve Hozier’ın sihrinin sizi ele geçirmesine izin verin:

1 – From Eden

“From Eden” dinleyicisine unutamayacağı bir hikayeyi tadından yenmez sözleriyle anlatıyor. Hozier’ın “alternatif” masal dünyasında “idealizm hapishanede yatarken”, “şövalyelik kendi kılıcının üstüne düşüyor.” Şarkı samimi bir itiraf gibi sizi kucaklarken enstrümanlar nabzınızı ele geçiriyor. Hem trajik hem sihirli bir aşkın nefes alan hikayesi. Şarkı sözlerinin kıymetine emsalsiz bir güzelleme.

2 – Someone New

Eğlenceli geçen bir gecenin geç saatlerinde eve dönerken sarsak adımlarla ve bir yandan da sırıtarak yürürken gecenin soğuk havasını ciğerlerine doldurup yaşadığını hissetmek gibi bir şey “Someone New”. Hozier’ın sesiyle serseri bir maceraya dahil olmanın öforisi. Bir miktar neşe, bir miktar özgürlük. Ama her şeyden çok yolunu “tatlı bir şekilde” kaybetmiş olmanın verdiği o garip tatmin hissi.

3 – Cherry Wine

“Cherry Wine”ın verdiği o hem tanıdık hem yabancı his, kelimelerin anılara dönüşüp ruhunuzda kesikler açması gibi. Tınısında, kalbinize nostaljinin o yarı kırgın yarı mutlu özlem hissini veren bir şey var. Gözlerinizi boşluğa dikip uzun uzun düşündürüyor sizi. Hozier’ın minimal estetiğinin zirve noktası.

4 – To Be Alone

To Be Alone, çivisi çıkmış coğrafyamızda genç olmanın verdiği hisse de ses veren evrensel bir duygunun ürünü. “Yüksek sesli tecavüz kültürü”nün marşlarından sıkılanların kendi küçük evrenlerini yaratma çabasına dair bir parça umut. Sevdiğinin yanında soyutlanmanın huzurunu ve sıkıştırıldığımız özgürlük alanlarımızda yaratmaya çalıştığımız küçük isyanların tatminini iliklerimize dek hissettiriyor.

5 – In A Week

Ellerle birlikte kalplerin de iç içe geçtiği benzersiz bir aşkın seslenişi. Doğayla bütünleşen bir sevdanın iç ısıtan yankısı. Çimlere uzanmak, gökyüzüne bakmak, toprağa bakmak, gökyüzü olmak, toprak olmak, sen olmak, o olmak, tek olmak. Dünyanın atan kalbine uzanan bir el In A Week. Hüzün ve mutluluğun iç içe geçtiği, grinin en güzel ton olduğu bir dünyanın haritası. Meselenin “var olmak” ya da “yok olmak”tan fazlası olduğuna dair mucizevi bir hatırlatma.

Daha fazlasını isteyenleri buraya alalım: