William Styron‘un aynı isimli romanını uyarlayan Alan J. Pakula‘nın yönettiği 1982 yapımı dram filmi Sophie’s Choice, başrol oyuncusu Meryl Streep‘e En İyi Kadın Oyuncu Oscarı ve Altın Küre Drama Dalında En İyi Kadın Sinema Oyuncusu Ödülü‘nü kazandırmış, zamanla kült haline gelmiş bir yapımdır.

Birçok trajediyi aynı çatı altında toplayan filmde, Yahudi kamplarında yaşam ve insanlık savaşı vermiş olan Sophie’nin mücadelesi anlatılıyor. Kamptan önceki yaşantısı, kamp süreci ve kamptan sonraki hayatını flashback yardımıyla takip edebildiğimiz Sophie’nin acı hikâyesini gözyaşları içinde izlememek mümkün değil. Sophie’nin yaşadığı fiziksel ve psikolojik şiddetin yansıtılış biçimi izleyicinin empati kurmasına yol açıyor ve en sonunda seçim yapan kişi izleyici oluyor, Sophie değil.

Ağlayarak izlemiş olduğum filmin en beğendiğim noktalarından biri sahnelerdeki kronolojik sıralamanın çiğnenmesiydi. En can alıcı nokta olan Sophie’nin o zorlu seçimi en sonda gösteriliyordu. Bu nedenle son sahneye kadar Sophie’nin davranışlarını seçiminden bağımsız yargıladım. Fakat filmin sonuna doğru Sophie’nin yaşantısından kesitler artmaya başladıkça ve Sophie’ye yaptırılan seçime şahit olunca Sophie’ye karşı geliştirdiğim olumsuz yargılar nedeniyle suçlu hissederken buldum kendimi. Bu güçlü kadını zihnimin zavallı olarak kodlamasından rahatsız olmuştum. Yahudi kampları, soykırım, ayrılıklar ve ölümün ardından bir de zihnimin oluşturduğu bu yargıdan dolayı kendi kendime şöyle mırıldandım: İnsan gerçekten acımasız bir varlık.

Kamptan Çıkış & Kahraman Nathan

Nathan, kamptan kurtulmayı başarabilmiş olan Sophie’yi kurtaran, filmin sonunda akli dengesinin yerinde olmadığını öğrendiğimiz ve kendini bilim adamı olarak tanıtan bir karakterdir. Sophie’nin ona duyduğu sonsuz sevgi ve bağlılık duygusu daha ilk sahneden belli eder kendini. Alt katlarına yeni taşınmış olan genç yazar Stingo‘nun tanık olduğu ateşli tartışmada Nathan’ın umursamaz tavrının yanında ayaklarına kapanmış bir Sophie görür izleyici. Bu sayede filmin ilk anlarından itibaren dengeleri hissetme imkânı bulur.

Nathan Sophie için bir bağlılık simgesi ve kurtarıcı olarak yansıtılsa da gerçekler böyle değil. Sophie’nin kampta yaşadığı acıları hatırlatan haykırışları, psikolojik problemi nedeniyle paranoyak bir şekilde Sophie’nin onu aldattığını düşünmesi ve ona uyguladığı psikolojik baskılar Sophie’nin yaralarını derinleştirir. Bu nedenle Nathan kurgunun devam etmesi açısından önemli bir karakterdir. Sophie’nin hayatına yaptığımız yolculukta aradığı aşkı da dostluğu da yanlış kişilerde bulduğunu gösterir. Nathan bir kahraman değil, Sophie’nin iyilik borcu olduğu bir kişidir aslında.

Tutkulu Dostluklar & Aşk Üçgeni

Filmin ilk 50 dakikasında izleyenin içini ısıtan bir dostluk çemberi görülür. Bu buhran filmin en mutluluk verici yanıdır ilk sahnelerde. Sophie ve Nathan’la yan yana yaşamaya başlayan Amerikalı genç yazar Stingo, kendini bu tutkulu dostluğun içinde bulur. Yazılarını ilk onlara okutur, zihnindeki fikirleri ilk onlarla paylaşır ve evlerinin çatısında onlara yaslanarak hayallere dalar. İlk başta bu çifte aşık olduğunu düşünen Stingo’nun hisleri Sophie ile yalnız kaldıkça farklılaşmaya başlar. Şizofren ve uyuşturucu bağımlısı Nathan’ın zaman zaman değişen davranışları -Sophie’ye zarar vermesi ve onunla ilgilenmemesi- Sophie’yi Stingo’ya yakınlaştırır. Belki de kendini kimseye açmadığı kadar Stingo’ya açar. Babasının Yahudilere karşı olan nefretini, eşinin SS subayları tarafından yakalanıp öldürülmesini ve Nathan’ın ne kadar değiştiğini anlatır. Sophie’nin dünyasına girebilmiş olan Stingo onu Nathan’dan kurtarmak ister fakat aşk üçgeni Sophie’nin Nathan ile arasındaki bağı koparamamasıyla sonlanır.

Kevin Kline (Nathan Landau) & Meryl Streep (Sophie Zawistowski)  & Peter MacNicol (Stingo)

Kamp Dönemi & Sophie’nin Seçimi

Filmin en can alıcı kısmı ise Sophie’nin dalgın bakışlarının ve histerik gülüşlerinin sebebi olan kamp dönemidir. Filmin son 30 dakikasına kadar hiç bahsedilmeyen kamp dönemi Stingo sayesinde izleyicilere aktarılır. İyi bir gözlemci ve dinleyici olan Stingo, Sophie’nin geçmişinin derinliklerine dalarken oralarda çok daha çirkin bir olayın yattığını anlar. Kampa götürülürken Sophie’nin çok iyi almanca bildiğini fark eden bir subayın, Sophie’nin iki çocuğunu öldürmeyeceğini fakat ikisinin de yaşayamayacağını söylemesi üzerine birini seçmesi gerektiğini söyler fakat Sophie direnir. Ardından seçim yapmazsa ikisinin de öldürüleceğini söyleyen askerin suratına “Bebeğimi alın!” diye haykırmak zorunda kalır. Ardından derin bir üzüntü ve pişmanlık…

Aslında filmdeki her bir detay bu sahne için tasarlanmış gibi. Kaybettiği her şeyi Nathan’da araması ve bu nedenle ona bağlı olması, kamptayken bile yaşamaya dair umutlu olması ve çabalaması, Stingo’yu tek kişilik bir aile yapması ve onu hem küçük çocuğuymuş gibi hem de entellektüel bir büyüğüymüş gibi kabullenmesi aslında bu seçimin bir sonucuymuş. Hayatındaki her dönüm noktası onu bu kararına hazırlamış ve bu kararı yaşamındaki diğer seçimlerinin hepsini etkilemiş. Kaybettiği evladını ve eşini Nathan’da, kaybettiği onurunu ve saflığını da Stingo’da aramış.

Sophie’nin soğukkanlılıkla anlatılan acı hayatına şahit olurken, bir izleyici olarak herkese seçim yapmak düşüyor. Filmin her anında akıllarda “Ben olsam ne yapardım?” soruları dolanıyor. Sahi, siz olsanız ne yapardınız?

SS subaylarından birinin Sophie’ye seçim yaptırdığı sahne (Don’t make me choose! I can’t! / Bana seçim yaptırmayın! Yapamam!)
SS subaylarından birinin Sophie’ye seçim yaptırdığı sahne (Take my baby! / Bebeğimi alın!)

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here