Adını son yıllarda çok daha sık duymaya başladığımız “Yeraltı Edebiyatı” nedir? Bir amacı var mıdır? Öncüleri kimlerdir? Öncelikle bu sorulardan başlayalım.

Yeraltı Edebiyatı, 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan bir edebiyat isyanı olarak tanımlanabilir. Kurallardan, zincirlerden ve zorunlu naiflikten sıyrılan bir dil ile cinsellik gibi aykırı bir kategoride bulunan tüm konuları ele alan bu tür, tüm yasak içgüdülerin dışa vurumudur. Temeline indiğimizde ise 1700’lü yıllarda Marquis de Sade ismiyle karşılaşıyoruz. Sade, şiddet ve erotizmle ilgili kitaplar yazan bir Fransız aristokrat ve felsefe yazarıydı. Sadizmin babası olarak anılan yazar, yazdıkları yüzünden akıl hastanesine yatırıldı ve hapse atıldı. Kötü geçen 32 yıl sonrasında ise yeni bir akıma öncülük etmiş oldu. Yeraltı Edebiyatı adı altında bir çok yazara cesaret verdi ve ilham kaynağı oldu.


“Yatak Odasında Felsefe” – Tomer Hanuka

Daha çok cinsellik, işkence, şiddet ve uyuşturucu gibi yasak, günah ve ayıp üçgeninde dolaşan konuları ele alan akımın köküne indiğimizde çıkış nedeninin, hızla yükselen kapitalizm ve güç savaşları olduğunu görüyoruz. Empoze edilmeye çalışılan tek tipli hayat tarzına, katı ahlak anlayışına ve kurallara karşı duran; ”anlamsızlık ve hiçlik” üzerine yoğunlaşan yazarlar, hayatın gerçek ve çirkin yönlerini böylece kaleme almaya başladılar. Toplumda zorunluluk olarak görülen davranışlara, toz pembe bir hayat görüşüne karşı, ”normal” kavramına küfürler yağdırıp, kıyıda köşede kalan bütün dışlanmışları kucakladılar.

Televizyonu açtığımızda veya bir film seyrettiğimizde genellikle karakterlerin çok güzel/yakışıklı, zeki ve varlıklı olduğunu görüyoruz. Parıldayan hayatlar, yolunda giden bir yaşam, mutlu sonlu bir aşk… Çoğunlukla hayatın güzel tarafları zihnimizde yer ediyor. Bütün romantikliğimizle ekrana bakarken, çiftimizin yemek yediği yerin kapısından geçen uyuşturucu bağımlısı genci algılayamıyoruz. Ya da bir anne-kız el ele yürürken sokağın köşesindeki hayat kadını bizi düşünmeye itmiyor. Yarı bilinçli olarak görmezden geldiğimiz yaşamların gerçekliğini ve acısını düşünmekten uzak tutuyoruz kendimizi. Hatta dışlıyoruz, bilmeden kötü söylemlerde bulunuyoruz. Bunun nedeni de sorumluluk hissetmek istemememizden kaynaklanıyor. Yani slacktivism olarak adlandırılan bir nevi vicdan mastürbasyonu devreye giriyor. 20. yüzyıla kadar uzak durduğumuz bu dünyaları tüm çıplaklığıyla ve sert bir dille anlatan yeraltı edebiyatında bütün kaybedenler bir araya gelip başkaldırıyorlar.

Kuşkusuz bu akımda ilk aklımıza gelecek kişi Charles Bukowski’dir. Hayatı boyunca normal olmayı reddeden, burjuvayı eleştiren ve bütün dışlanmışları baş tacı eden ‘pis moruk’ için yeraltı edebiyatının kralı diyebiliriz. Genç yaşından beri alkolik olan Bukowski, kitaplarında aşk ve seks hayatını tüm açıklığıyla anlattı, bütün kalıpları lanetledi ve 73 yaşında ölene kadar da düşkünleri anlatmaya devam etti. Yeraltı edebiyatı bir durgunluk sürecinden sonra Chuck Palahniuk ile tekrar revaçta olmaya başladı. Dövüş Kulübü, 1999 yılında beyaz perdede hayat bulunca akımın popülaritesi de başlamış oldu.

– Şu merdiven başında pazarlık yapan kadın bir fahişe mi?
+ Hayır.
– Peki ya o sokağın başında bacaklarını gösteren?
+ Hayır.
– Peki ya şu kadın? Baksana nasıl da şehvetle bakıyor.
+ Hayır o da değil.
– Burada hiç fahişe yok mu, baksana şu kadınlara nasıl da giyinmişler?
+ Fahişe nedir, bay Burton?
– Tenini parayla satan aşağılıklardır bay Vencanze.
+ Hayır bay Burton, fahişelik bu değildir. Fahişelik insanların hayatını bilmeden onları aşağılamak ve yargılamaktır. Sokağın sonunda bir berber var bay Burton. Lütfen aynaya bakınız. Orada var olan en büyük fahişeyi göreceksiniz.

— Charles Bukowski

Günümüzde yeraltı edebiyatına baktığımızda ise bunun, ne yazık ki, çoğunluk kısmın hevesle giriştiği bir iş olarak kaldığını görüyoruz. Karşımıza genelde kendine bir tarz belirleme, isyan etme ve farklı olma içgüdüsünden doğan yazılar, kitaplar çıkıyor. Bunun altında da popülerleşme yatıyor. Yani yeraltı edebiyatı günümüzde, özellikle Türkiye’de, tam anlamıyla eleştirisini yaşıyor diyebiliriz. ”Hiç mi yok bu işi hakkıyla yapan?” derseniz, tabii ki var.

Yeraltı edebiyatının tam olarak çizgileri ve sınırları belli değildir. Bu sebeple isimlerle kategorileştirilmesi zor olsa da bu başlık altında belli isimleri anabiliriz. Küçük İskender, Metin Kaçan, Sibel Torunoğlu ve hatta o kibar diline rağmen Oğuz Atay bile bu kategoride sayılabiliyor. Yine de eğer Türkiye’de belli bir yeraltı edebiyatından bahsedeceksek, Hakan Günday’ı anmamak mümkün değildir.

Hakan Günday, kuşkusuz günümüzde Yeraltı Edebiyatı’nın en önemli temsilcilerinden biridir. Kinyas ve Kayra (2000), Zargana (2002) ve Piç (2003) romanları bu edebiyatın parlak ürünleridir. Bu kitaplardaki kahramanların yaşamla kavga eden, ölüme meyilli, şiddet düşkünü, yalnız ve hiçbir yere ait olamayan karakterler olması ve yazarın bu karakterleri bize günlük yaşamdanmışçasına bir gerçekçilikle anlatması, Günday’ı Türkiye’de yeraltı edebiyatı tahtına oturtuyor.

“Her şeyi bildiğim için vasiyetim tek bir cümle olacaktı: Beni yüzüstü gömün. Çünkü yeterince gördüm!”