Goethe’nin Alman şair ve yazar Johann Peter Eckermann ile konuşmalarında dikkat çekici bir ifade yer alıyor. Bu ifade, düşünce tarihi açısından büyük önem taşıdığı halde, şimdiye kadar Goethe araştırmalarında çok fazla dikkate alınmamıştır. Bu ifade Goethe’nin Kant Felsefesiyle ilişkisine dairdir. Goethe; ”Her ne kadar ondan bağımsız biçimde onunla benzer bir yoldan yürümüş olsam da, beni hiç dikkate almadı…”

İşte bu, Yeni Çağ felsefesinin öncülerinden iki tanesinin ve nitekim bu yazı dizisinin de konusu olan ve olacak bu iki insanın, o dönem birbirlerinden etkilendiklerini göstermektedir. O dönemin felsefecileri arasından birbirinden bu kadar etkilenen ama birbirlerinden bir o kadar da haberi olmayan iki düşünür daha yoktur. Bu iki insandan ilki, Goethe’yi ele alacağız. Onun düşünce yapısı, oluşturduğu felsefe kürsüsüne değineceğiz.

28 Ağustos 1749’da, Frankfurt’ta dünya tarihine damgasını vuracak olan Johann Wolfgang von Goethe, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Onun dünyaya geldiği yıllar, Alman edebiyatının ve Alman felsefesinin temellerinin atıldığı yıllardı. Ayrıca Avrupa’nın artık Orta Çağ felsefe ve edebiyat akımı olan Skolastik düşünceyi terk etmeye iyiden iyiye başladığı dönemdi. Varlıklı bir aileye sahip olmasının da avantajıyla küçük yaştan itibaren aydın ve ilerlemeci bir eğitim gördü. Onun tek şansızlığı, eserlerini ürettiği dönemde Almanlar siyasi olarak karışık durumdaydı. Ancak bu üretimini etkilemedi. Sadece eserlerinin ve düşüncesinin biraz daha geç anlaşılmasına neden oldu. Hayatı boyunca eserleriyle edebiyat ve felsefe alanına ışık tutan Alman yazar, ölümünden hemen önce söylediği son söz olduğu iddia edilen ‘Bana biraz ışık verin!’ cümlesiyle, aslında verdiğinden çok daha az ışık aldığı aşikar hayatında. Onun felsefesi aslında Rousseau gibi karmaşık değil. Bu yüzden felsefi kürsüsü daha anlaşılır niteliktedir. Örneğin edebiyat alanındaki kesin görüşlerinden ilki, düşünce akımlarının sadeliğiyle ilgilidir. ‘Bütün kültürsüz ve eğitimsiz insanların ilgisi malzemeye yöneliktir, işleme tarzına değil.’ diyerek düşüncenin ‘öz’üne dikkat çekmektedir. Düşünceyi aktarmada sadeliği savunan yazar; ‘Her anlatıda yansıtılacak nesnelerin sırası, birbirine bağlanma, aşırılaştırma ve her çeşit ilerlemede öyle açık ve kesin çizilmiş olmalı ki dinleyici ve okuyucu zorunlu olarak başka türlü değil de aktarıldığı gibi düşünmelidir.’ demekte… Zaten yüksek oranda eğitimsiz ve düşünmeden uzaklaştırılmış bir halka hitap edileceği için hayal satmak felsefesine aykırıdır yazarın. Abartılar, mitolojik ögeler, ilahlaştırmalardan uzak durmuştur eserlerinde. Hatta bu düşüncesiyle alakalı çok net olarak; ‘Abartma yapmayan her edebiyat hakikidir ve sürekli derin etki yapan her şeyde abartılmış sayılmaz.’ Yani bir şey bıraktığı etki olarak abartılı olabilir ancak ilk etapta aktarılırken abartı ve ilahlaştırmadan kaçınılmalıdır. Dönemin en büyük modası olan ve özellikle de düşünürlerin birbirlerinin kürsü ve felsefesine çokça yaptığı ‘eleştiri’ konusunda da Goethe’nin tavrı yine çok nettir. Bir konuşmasında; ‘Bizi eleştirenler kimlerdir? Ümitsizliğe dalmış meraklı ve kıskançlar’ diyerek eleştiri türüne eleştiri yapmıştır. Ayrıca felsefesindeki en önemli konulardan iki tanesi de ‘ironi ve sansür’dür. Sansür, o dönemin siyasi olarak karışık olan ülkelerinin ve yönetimlerinin sıkça kullandığı bir mekanizmaydı. Bu yüzden birçok yazar, ironiyi kullanmak zorunda kaldı. Dönemin sıkça kullanılan bu yöntemine karşı Alman yazar; ‘Doğrudan ironi pek fazla kullanıyor; yani kınanacak şeyi övüyor, övülecek şeyi kınıyor; bu çok ender kullanılması gereken hitabet aracıdır. Çünkü sürekli olunca zeki insanları bıktırır, zayıfları yanıltır ve şüphesiz özel bir zeka gösterisi olmadan kendilerini başkalarından daha akıllı gören orta büyük sınıfın hoşuna gider. İroni sıklıktan uzak ve herkesin anlayabileceği şekilde kullanılmalıdır.’ görüşünü savunmaktadır.

Goethe’nin felsefi öğretisinde, insanın kullanmadan ve yararlanmadan doğuştan sahip olduğu hiçbir eğilim ve yetenek yoktur. Yani tüm eğilim ve düşünceler zamanla oluşur. İnsan anladığı, anlamlandırdığı şeye eğilim gösterir ilgi duyar. İlgi duyduğu veya eğilim gösterdiği şeyi sonradan anlamlandırmaz. Eğitimin amacı, edinilen yetenekleri beceriye dönüştürmektir. Eğitim insandan insana göre değişmelidir. Herkes aynı eğitim sistemine tabii tutulamaz. İstek ve eğilimler ne yönde bu görülerek eğitim verilmelidir. Ayrıca yazarın felsefi görüşüne göre eğitimde çevre önemlidir. Kapalı kapılar ardından izole bir eğitim söz konusu olmamalıdır. İnsan kendini açık şekilde yetiştirmelidir. Dünya insanı etkilemelidir. Açık olmada en önemli konu, karşılaşılan her şey insanda iz bırakır. Bu da bazen farkında olmadan da olsa bireyin kişisel gelişimine katkıda bulunur. Düşünce sisteminde bir noktadan harekete başlansa bile çeşitli yönlere gidilmelidir yazara göre. Yüzeysel ve tek yönlü düşünce sistemi, sistem değildir. Uzmanlık, onun felsefesinde çok önemli yer tutar. Hatta bununla alakalı; ‘Birçok şeyi yarım bilmektense bir şeyi tam bilmek insanı daha çok geliştirir.’

Ona göre felsefi ve insan ahlakında birey asil, yardımsever ve mutlak iyi olmalıdır. Bu özellikler insanı, diğer yaratıklardan ayırır. Alçakgönüllülük ve kibir insanın ahlak konularıdır. Vücutla ilgisi yoktur. Sınırlı veya zekaca geri kimselerde kibir vardır; üstün zekalı ve yetenekli kimselerde ise kibir yoktur. Ayrıca Goethe’nin Ahlak Felsefesinde, çıkar gözetmeyen iyilik en güzelidir. Dostça gösterilen ilgi, düşünceyi temizleştirir ve canlı tutar. Cömertlik erkeğin sahip olabileceği en büyük erdemdir, kadının sahip olabileceği en iyi erdem de sabırdır. İşte tüm bunlar ünlü Alman yazar Goethe’nin edebiyat, felsefe ve düşüncesini oluşturan temellerdir.

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here