Jean-Jocques Rousseau, 28 Haziran 1712 Cenevre’de dünyaya geldi. Rousseau’nun talihsizliklerle dolu hayat serüveni çok erken başladı. Annesi Suzanne, doğumdan dokuz gün sonra, doğum sonrası enfeksiyonu kaptığı için hayatını kaybetti. Rousseau, daha sonraları bu olayı “ilk talihsizliği” olarak belirleyecekti. Babasının ilgisizliği nedeniyle çocukluk dönemleriyle gençliği fakir ve sefil bir halde geçti. Hayatı da felsefi kuramları gibi oldukça karmaşıktı. Kim bilir belki de hayatındaki karmaşıklıklar oluşturmuştu onun felsefesini. On altı yaşına kadar farklı kişilerin himayesinde yaşayan Rousseau’nun istikrarsız bir karakter sahibi olmasının en büyük sebebi olarak bu durum gösterildi. Paris’te Fransız İhtilâlini hazırlayan ansiklopedistlerin öncülerinden Diderot ile tanışması hayatını etkiledi. İşte bu karmaşık hayatı ve karakterine bir de karmaşık felsefesini ekledi ilerleyen yaşamında. Onun neden zor anlaşıldığına dair bazı teoriler var elbette… Bu yazıda Yeni Çağ Felsefesi’nin öncülerinden ilkinin, Jean-Jocques Rousseau’nun felsefesini, hayat görüşünü ve felsefesindeki karmaşıklığın nedenlerini ele alacağız.

Yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Yeni Çağ romantik düşüncesinden oldukça etkilenen yazar, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. İşte bu kısa görüşünden de anlaşılacağı üzere, siyaset, aydınlanma ve halk ile oldukça iç içedir. Tarihin en büyük aydınlanma dönemlerinden biri olan Fransız Devrimi’ni düşünceleriyle oldukça etkilemiştir. Peki felsefeye ilgi duyanların, felsefesini anlamaya çalıştığı Jean-Jocques Rousseau’nun sorunu neydi?

Onun sorunu, modern düşün tarihinin en zor sorunlarından birisidir. Bu sorun araştırmasının karşısına hep yeni sorular çıkartmıştır. Ortaya konan birçok araştırmaya rağmen asıl soru, Jean-Jocques Rousseau’nun felsefi öğretisini oluşturanın ”ne” olduğu değil de, böyle bir öğretinin ”var” olup olmadığıdır. Birçok araştırmacı yazarın, onun kişiliği ve zihinsel gelişimi hakkında aktardığı verilere bakarsak, bu ”var” olup olmadığı sorusuna hayır yanıtını vermemiz doğru olur. Bu imgeye göre onun yapıtında bütünlüklü bir düşünce özelliği yoktur. Bu yapıt yalnızca ele aldığı konuya, özel yaşam koşullarına göre değişen ve bir ölçüde bütün renklere bürünen kişisel ruh hallerinin ifadesi olarak görünmektedir. Ancak böyle bir görüntü, onun tüm yapıtlarının, bütün çeşitliliğine ve dayandığı itilimlerin görünüşteki farklılığa rağmen, yalnızca kişisel değil aynı zamanda nesnel bir bütünlük oluşturduğunu ayrıntılı olarak göstermekte olduğu anlaşılır. Bu düşünce Rousseau’nun öğretisinin örgütleyici ilkesidir. Doğa öğretisi ve insan öğretisi, ancak bu düşünce temele yerleştirilirse gerçek bir bütünlük olarak görülebilir ve anlaşılabilir. Bu görüşler kabul edilirse, Rousseau’yu bireyselciliğin ve irrasyonalizmin havarisinden ibaret gören geleneksel görüşten vazgeçmek gerekir. G. Beauvalon, bu geleneksel görüşe karşı çıkmaktadır. Rousseau’nun öğretisinin irrasyonalist niyetini yadsıdığı gibi bu felsefeyi Fransız düşüncesinin genel silsilesine yerleştirmek istemektedir.

Rousseau’ya göre hiçbir yerde felsefi aklın öğretileriyle çelişki içinde olunmaması gerektiğini ve tam da bu aklın onaylanmasını ister. Ona göre aklın ötesine geçmek mümkün değildir. Hele de aklı yok etmek hiç mümkün değildir. Aklın üstünlüğünü dinsel olarak açıklamayı tercih etmiştir. Onun felsefi yaklaşımına göre; ‘Taptığımız tanrı, karanlığın tanrısı değildir ve insanlara aklı, onu kullanmalarını yasaklamak için vermemiştir.’ Bu yaklaşım, özellikle de Fransız Devrimi sırasındaki kilise baskısından çekinen halka büyük bir ışık tutmuştur. Bir felsefi yaklaşımına göre de; ‘Aklıma boyun eğdirmem gerektiğini söylemek, bu aklın yaratıcısına hareket etmek demektir.’ Yani, ne aklın ötesine geçebiliriz, ne de aklı kullanmaktan vazgeçebiliriz. İşte, aydınlanmanın temelinde yatan bu cümleleri kurması, onun özgür akıllara ya da özgür kalmak isteyen akıllara ilhan olması tesadüf değildir.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here