Çoğumuzun bildiği -bilmeyenlerin ise öğrenmesi gerektiği- efsanevi yönetmen Martin Scorsese’nin yeni filmi The Irishman, bu ay içinde (27 Kasım) bizlerle Netflix’te buluşuyor. Al Pacino, Robert De Niro, Joe Pesci gibi isimleri kadrosunda bulunduran bu film için heyecanlanmamak elde değil. Biz de bu film öncesi ünlü yönetmen hakkında biraz bilgi verelim dedik. 

Martin Scorsese, 17 Kasım 1942 tarihinde New York’ta dünyaya geldi. Çocukluğunu Queens bölgesinde geçiren yönetmenin küçük yaştan itibaren filmlere ve televizyona ilgisi oldu. Babası onu sıklıkla yerel sinemalara götürdü ve bu ilgisini kaybetmemesini sağladı. İlk başlarda bir rahip olmak isteyen Scorsese, bir katolik okuluna kaydoldu ancak bir sene sonra burayı bırakmayı tercih etti. Daha sonra, New York Üniversitesi’nde Sinema Bölümü’ne girdi ve endüstriye girişini yapmış oldu. Yeteneği o zamanlarda fark edilen Scorsese, “Its Not Just You Murray” kısa filmiyle Amerikan Yapımcılar Birliği Ödülleri’nde, En İyi Öğrenci Filmi ödülünü kazandı. Bu filmle ustası olduğu suç filmlerine bir nevi girişini yaptı.

Scorsese, ilk uzun metrajı olan I Call It First ya da diğer adıyla Whos That Knocking At My Door filmini 1967 tarihinde New York’ta çekti. Filmin başrolünde ünlü oyuncu Harvey Keitel yer aldı ve bu film Keitel’in sinema dünyasında ismini duyurmaya başlamasına vesile oldu. Bunun için Scorsese’ye ayrı teşekkür etmek lazım çünkü Keitel bize kazandırdığı oyunculardan sadece birisi. Film, yönetmenin genel olarak alışık olduğumuz suç, gangster filmleri tarzında değil. Hatta çoğu Scorsese filminden uzak bir tarzda diyebiliriz. Film, kadın erkek ilişkilerini ele alıp New York’un ücra sokaklarında bu konuda yaşanabilecek olayları; tecavüz, bekaret gibi günümüzde hâlâ konuşulan sorunları ele alıyor. 

1970 yılında Los Angeles’a taşınan Scorsese, Hollywood’a böylece girişini yapmış oldu. Bu taşınmadan sonra asıl imzası olan suç filmlerini yapmaya başladı. 1972 yapımı Boxcar Bertha ve 1973 yapımı Mean Streets yaptığı ilk suç filmlerinden. Mean Streets’in de, Martin Scorsese-Robert De Niro ikilisinin 46 yıldır sürecek olan bir ortaklığın başlangıcı olduğunu belirtmeden geçmemek lazım. Daha sonra sinema tarihinin en çok tartışılan ve sevilen filmlerinden biri olan, günümüzde anti-kahraman olgusunun oluşmasında önemli rol oynayan Taxi Driver, bir müzik filmi olan New York New York (1977) ve Joe Pesci ile ilk kez çalıştığı, Robert De Niro’ya Oscar kazandıran Raging Bull (1980) filmlerini yaptı. 

Bu filmlerden sonra sinema endüstrisinde Scorsese tarzı bilinmeye ve oluşmaya başladı. Bu kadar kısa sürede kendisini bu kadar iyi gösterebilen biri olması, Scorsese’nin neden tarihin en önemli sinemacılarından biri olduğunu gösterdiğini söylersek yanlış olmaz. 

1990 yılında suç ve mafya filmlerinin babalarından biri olan Goodfellas filmini çekti. Günümüzde de kült olarak kabul edilen bu film, Scorsese’nin tarzını belki de en iyi yansıtan film diyebiliriz. Kurgusu, oyunculuk performansları, gerçekçiliği, olay örgüsü, cast seçimi olarak tamamıyla mükemmel bir film olan Goodfellas’ta; Joe Pesci küfürleriyle ve oyunculuğuyla bizi mest ederken, Robert De Niro yine performansıyla göz dolduruyor. Mafya dünyasının iç yüzünü ve karışık olaylarını en iyi yönleriyle anlatan bu Goodfellas, Scorsese’nin en iyi filmlerinden birisi.

Biraz da ünlü yönetmenin tarzından bahsedelim. Yazımın başında da belirttiğim gibi Scorsese, New York’ta doğup büyüdü. Little Italy bölgesinde yaşayan yönetmen, İtalyan-Amerikan organize suç örgütlerinin içinde büyüdü.

Yaşadığı bölgenin özelliklerini çoğu filminde görüyoruz. Suçlu kişilikleri, mafya aileleri gibi konuları anlatmasında bu durumun büyük bir etkisi var. En iyi örnek olarak Goodfellas ve Casino gibi filmleri verilebilir. Rol seçimlerinde Leonardo Di Caprio, Robert De Niro, Joe Pesci, Harvey Keitel gibi bu tarz rolleri en iyi uygulayabilecek oyunculara yer veriyor. New York’u da çok sevmesi filmlerinde önemli bir yer tutuyor. Taxi Driver filminde bunu oldukça fark ediyoruz.

Scorsese filmlerinin çoğunda bir anlatıcı görürüz, bu sesin sahibi filmin genellikle başrolü olur. Bunun sebebinin karakterin yaşadığı olayların vurucu noktalarını en iyi gösterme şekli olarak düşünebiliriz ve kabul edelim bu anlatıcı olayı filme ayrı bir zevk katıyor. Scorsese, sinemasında çektiği filmin hikâyeyle olduğu kadar dış dünyayla da alakalı olmasını ister. Karakterlerin kendi yaratıcılığını kullandığı kadar izleyicinin de kullanmasını ister.

Yönetmen, filmlerinde yaşanan olayın gösterilmese bile seyirci tarafından anlaşılmasını, yani gördükleri şey bu ise görmedikleri şeylerin neler olduğunu sorgulamasını ister. Kendisinin “Sinema, neyin çerçevenin içinde olacağı, neyin olmayacağı meselesidir.’’ sözü de bunun ne denli önemli olduğunu açıklar.

Scorsese demişken doğaçlama kullanımını da atlamamak gerek. Kendisi doğaçlamayı, yapımlarında önemli ölçüde kullanıyor. Goodfellas filmindeki Joe Pesci’nin ”Funny guy” sahnesi, The Wolf of Wall Street filminde Matthew McConaughey ve Leonardo Di Caprio’nun öğle yemeği sahnesi bunlara örnek olarak verilebilir.

Scorsese filmleri genellikle, kahraman olsalar bile etik olmayan karakterler içerir. Yani yaptığı eylemleri kendi çıkarlarına göre uygularlar. Son olarak yönetmenin çoğu filmi r-rated filmlerden oluşur. Kendisi şiddeti, cinselliği olduğu gibi kullanmaktan asla kaçınmaz. 

Scorsese, eşsiz tarzı olan bir yönetmen. Hakkında daha yüzlerce satır yazı yazılabilir. Kendisini rahatlıkla, yaşamış en iyi yönetmenler arasında gösterebiliriz. Bahsettiğimiz filmler dışında da onlarca başyapıt diyebileceğimiz filmi bulunuyor. Kendisi çoğu filminde aynı şeyleri işliyor olarak gözükse de aslında her filmi, içerdiği şeylerle kat ve kat birbirinden farklı. The Irishman filminin de özlediğimiz suç filmlerinin havasını bize tekrar getirebileceğini düşünüyorum ve heyecanla bekliyorum. 

Son olarak Scorsese’nin yönetmenliği ile alakalı bir video bırakıyorum;

Kaynak: 1, 2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here