Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2511

Camus‘nün Veba adlı romanında vurgu yaptığı noktalar yalnızlık, alışkanlık, umutsuzluk aynı zamanda soyut ve somut bağlamda ortaya çıkan bir hapistir. Kitap Oran adlı bir kasabanın sıradan sakinlerinin yaşadığı felaketi konu alır. Kedilere tüküren adamın, cümleye koyacağı bir noktaya hayatını adayan sıradan bir memurun, korkak bir katilin, yaşama tanrısız umut vadeden doktorun, anlam arayışında nefesi kesilen bir gönüllünün hayatına kısa bir süreliğine kulak misafiri olmuş gibi davranır. Daha sonra bu kasabanın akışkan kaderinin karşısına bir çığ düşer. Ağza alınmaya dahi korkulan, ceset kokan bir kelimeyle boğuşur bu sıradan kasabanın sıradan sakinleri. Fare ölülerinin sokakları basmasıyla başlar önce, sonra bir iki öksürük komşularda, daha sonra büyük yaralar vücutlarda… Birinci ölüm ardından ikinci, üçüncü… Doktorlardan bir açıklama için hazır bekler kulaklar. Herkes nefes alışverişini azaltmıştır, herkesin dilinde dönen cümleler aynıdır: “Uzun sürmez bu çok aptalca!” farelerin kaderini izleyen birkaç insanı toplum içinde kimse topluma mal edemezken kendi içlerinde dört harfi bir araya getirmeye başlarlar. “Bu boğuşulan soruna sistemde dahil olarak ne diyeceğiz?”

Manşet olarak okunacak neden nedir? Bir sözcükle bütün duygular ve düşünceler birbirine girecektir o toplantıda. “Sorunu ortaya yanlış koyuyorsunuz bu bir sözcük sorunu değil bu bir zaman sorunu.” denilmesine kulak asılmadan vebaymışçasına bir önleme geçilmiştir. Küçük kasabasında garanti geleceklerine düşünmeden yürüyen bu topluluk hayatlarına giren bu yeni sözcüğün tek bir eşitini bilirler: Felaket.

Camus vebayı iki şekilde anlatmıştır bize kitapta. Sistem içine yayılan topluma büyük hasarlar veren bir veba ve ruhlarındaki su toplamış yaralar ve temiz bir nefes sonucu tıkanan hislerin kanlanmış bir tükürükle dışavurumu, bu sıradan halkın umutsuz, beklentiye karşı kayıtsız varoluşlarının tasviri. Veba, suyun altında saniyeler tutarak nefes alan kontrollü bir insanın suya hapsedilerek ciğerlerini patlatan bir düşüncedir. İnsanları inceler anlatıcı kitapta. Bu kadere, zaman zaman değiştirmek için zaman zaman da ortak olarak dahil oluşlarını anlatır. Bir vebayla esir tutulan bu topluluğun ölümü, yalnızlığı, özlemi, yardımı, köstekliği gözler önüne serilir. İlk ölümlere verilen tepkilerin, hastane koridorlarının, çığlıkların, esaretin doğurduğu özlemin yavaş yavaş ne kadar sıradanlaştığı ve sadece ağızdan çıkan geçmiş zaman ekleriyle bütünleşen birkaç cümleden ibaret hale gelişi insan olmanın ne demek olduğunu anlatır okuyucuya.

Kapıların açılmasından umudu olmayan ve sevdiklerini ardında bırakan insanların bu kaotik ortamda yapabildikleri tek şey öncelikle şimdiyi yaşamak olur. Bu insanlar sadece o anı yaşatmanın sırtlarına çöken ağırlığı ile yüzleşir ve kahvehaneden bozma yerlerde uyumsuz birkaç insanla özlemini, aşkını, üstüne yapışan bu talihsizliğin getirdiği yorgunluğu iç çekerek anlatırlar. Bazıları hala kaçmak için umutluyken, bazıları bu nefesine karışan zehri daha çok içine çekip dirilme peşindedir. Bu güdük düşüncelerin yanında bir rahip bıçak batırır her bir ruha. ”Tanrının bu hareketi kibirlileri ve körleri dize getirecek, dürüst insanların bundan korkmasına gerek yok kötüler titremekte haklı” diyen rahip, aslında dürüst ve cahil bir iyilik kavramına takılıp kalmamış birçok insanın vücudundaki yaralardan bahsetmez toplumu yaftalarken. Bu oyunun kurbanları ve titreyenleri sadece kötüler olsaydı, tanrı bu hareketiyle birçok insanı diz çöktürebilecekken veba herkesin uğraşı olur. Herkesin uğraşı olduğu an, rahibin bir sonraki vaazında kilisenin içinde sesi yankılanmaya başlar. İnsanların kalıplaşmış birkaç tümceden ibaret hale gelir sokaklarda. Ne dile dolanan bir aşk, ne de özlem kalır. Tek yapılan şey akşam ıssız bir sokağın ambulans sirenlerine kulak vermek, cesetlerin toplandığı trenden kayıtsızca bahsetmek… Ölüm, artık yarına uyanmak kadar sıradan bir hale bürünür düşüncelerde. Her şey gibi sıklaşan ölüm de, sayılara indirgenir ve bu sayıların içinde var olan kişilikler hakkında tek hatırlanan vebaya yakalandıktan sonra geceleri çekilen sancılar olur. İnsan fıtratına aykırı davranmaz çünkü tekrar eden her şeyde olduğu gibi bu da bir hiçliğin resmini çizer. Bu inişte tek yapılması gereken hiçbir şey yapmamak olur. Camus insanın hiçbir zaman tanrılaştırılamayacağını, tanrının bile anlamlandıramadığı felaketlerden dönüşün de anlamsız olduğunu, umuda yaklaşan her düşüncenin eninde sonunda doğduğu dört duvara hapsolacağını nihilist vurgularla gözler önüne serer. İnsanların yükselttiği soyut kavramların somut örnekleri çoğaldıkça sıradanlaşıp akışın gerisinde kalır ve sanki bir daha hiç yaşanmayacakmışçasına birkaç hümanistin cümleleriyle tokatlanır.

“-Söyleyin doktor, vebadan ölenler için bir anıt yapılacağı doğru mu?

-Gazeteler öyle diyor. Bir gömüt taşı ya da plaka.

-Bundan eminim. Ve nutuklar atılacak. Buradan duyuyorum onları: “Ölülerimiz…” sonra da gidip karınlarını doyuracaklar.”

Camus’nün vebanın elini eteğini çekip gideceği anı anlattığı bir bölümde, bir kedinin görüldüğü, bir farenin apartman boşluğunda gözden kaybolduğu anlatılır. Camus’nün bu gri tabloyu çizerken sarı tonların sebebinin, fırçasına yanlışlıkla bulaşan bir boyadan ibaret olduğunu unutarak umudu hayal etmeyin. Her zaman umut kaybeder Camus için. Bu Yabancı’da uyumsuz bir kişiliğin talihiyken, Sisifos’ta bir budala ile söyleşir ve kazanır. Bir doktoru beyaz bir önlükle değil, öksürüğün sıçrattığı kanlı bir kıyafetle çıkarır sahneye. Camus, çekilen sancıların, geçmişin ve hayal edilen geleceğin absürt bir senaryodan ibaret olduğunun ve bu yaşamda anlamsız hiçbir şeyin olmadığının altını defalarca çizer. Uyumsuzluk bir güdüdür. Aşılamaz, vazgeçilemez, terkedilemez.

“Her tür kesinliğe karşı, insanların öldürülmesinin sineklerin öldürülmesi kadar gündelik sayıldığı şu anlamsız dünyayı tanıdığımızı sakin sakin yadsıyorlardı; şu sınırları çizilmiş iyi vahşiliği, şu hesaplanmış çılgınlığı, şimdiye karşı ne varsa her şeye karşı korkunç bir özgürlük duygusunu da beraberinde getiren şu tutsaklığı, şu ölüm kokusunu, öldürmediği herkesi şaşkına çeviren şu ölüm kokusunu, son olarak da bir bölümü her gün bir fırının ağzına yığılmış, yağlı kokular çıkararak havaya karışan, öteki bölümü de güçsüzlük ve korkunun zincirlerine vurulmuş kendi sırasını bekleyen şu şaşkına dönmüş insanlardan olduğumuzu inkar ediyorlardı.”

Veba kitabı yazıldığı dönemde geçen politik olaylardan oldukça etkilenen bir roman olduğu için dönemi inceleyerek de farklı bakış açıları ile yaklaşılabilir.

Keyifli okumalar!

 

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2511

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here