Zebercet için Türk edebiyatının en sıra dışı karakterlerinden biridir desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Siz de böylesi absürd bir karakter okumak ve biraz da kendinizden bir şeyler bulmak isterseniz o zaman Zebercet ile tanışmanızda fayda var. İlk önce bir konak olarak Keçecizadeler tarafından yaptırılan Anayurt Oteli, 1922 yılında çıkan bir yangınla yaşanamaz hale gelince Keçecizadeler’in hizmetçisi ve aynı zamanda Zebercet’in babası olan Haşim Bey’e devredilen konak onarılıp otel olarak halka sunuluyor. Babasının ölümü üzerine Zebercet yönetimin başına geçiyor. Küçük bir not düşmek gerekirse; burada konağın otele çevrilmesi feodal bir sistemden kapitalist bir sisteme geçişin sembolik bir örneğidir aslında. Yusuf Atılgan bu romanında, bu otelde doğan, büyüyen, hayatını devam ettirmeye çalışan baş karakterimizin 18 Ekim sabahından, 10 Kasım 1963’te gerçekleştireceği intiharına uzanan 24 günlük kısa hikayesini anlatıyor bizlere.

Yusuf Atılgan deyince aklımıza yalnızlık, yabancılaşma konuları gelebilir çünkü bu durumları romanlarında sıkça görürüz, bu romanında da baş karakterimiz kendini dış dünyaya kapatmış, sadece otele gelen insanlarla kısa iletişimler kuran onun dışında pek sosyallik belirtisi göstermeyen hatta kısmen şizofren diyebileceğimiz biridir. Kısmen diyoruz çünkü karakterin büyük bir iç savaşı var ve bunu dışarıya yansıtamadığı için psikolojik olarak kendisini çok kötü etkiliyor bu hisleri ve tabii ki olmayan şeyleri sanki yaşıyormuş gibi davrandığını görüyoruz romanda. İçe dönük bir karakter olan Zebercet, toplumdan kendini aşırı geri çekmiş, herkesle bağlantısını kesmiştir neredeyse. Kendisi arayış içindedir aynı zamanda, hayatta kalma arayışı.

Bir gün oteline uğrayan ve yazarın ‘gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın’ olarak tasvir ettiği bir karaktere aşık olan Zebercet aradığı şeye kavuştuğunu düşünür, otelden ayrılan kadını beklemeye başlar. Bu ‘bekleyiş’ onda bunalımlı hayattan kurtulma hevesini oluşturur ve böylece kendisinde dışarıya doğru adım atma gibi istekler oluşmaya başlar, ta ki bekleme eyleminin tıpkı Samuel Beckett’ın Godot’yu Beklerken oyunundaki karakterlerin bekledikleri Godot gelmeyince ne kadar boş bir bekleyiş olduğunu anlayıp bundan vazgeçmek istedikleri gibi; o da bekleme eyleminin ızdırabıyla karşı karşıya kalır ve onda ilk başta bunalımlı hayattan kurtulma hevesi oluşturan bu olay, onun cehennemi haline gelmeye başlar ve boş bir bekleyiş içinde olduğunu fark eder. Bunun yanında çevresi ve kendisiyle de olan “yabancılığı” bir türlü ortadan kaldıramaması, Zebercet’in kişiliğindeki travmatik durumu iyice keskinleştirir. Karakter hayatın saçma, boş ve anlamsız olduğunu daha çok düşünmeye başlar. Bu bunalımlar sonrası sağlıklı bir cinsel hayatı da olmayan Zebercet, otele gelen misafirlerin cinsel hayatlarını takıntı haline getirir. Zaten bu zamanlarda sanki yanında  ‘gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın’ varmış gibi düşünerek cinsel davranışlarda bulunur, öyle ki otelinde olan kedinin davranışlarından bile cinsel yönden etkilenir. Bunlar da onun kısmen şizofren olduğunu ve sağlıklı bir cinsel yaşamının olmadığını açıkça gösterir bizlere. Aynı zamanda bir horoz dövüşüne gidip oradaki bir adamla sinemaya giden Zebercet, bir temas sonucu oluşan duygularla eşcinselliği de düşünür. Aslında karakter başlı başına arayış içindedir, kendini arıyordur ama kendini ararken aynı zamanda kendisine yabancılaşıyordur ne yazık ki. Bunalımların sel gibi kafasında yer edinmesi onu psikolojik olarak çok etkiler ve bu, ona ortalıkçı kadın cinayetini bile yaptırır. Ortalıkçı kadın, Zebercet’in yanında çalışan otele yardımcı olan bir kadındır ama Zebercet hem asker olduğu zamanlarda gittiği genelevde karşılaştığı kendine göre küçük düşürücü olayların onda oluşturduğu psikolojik etkiyle hem de ortalıkçı kadının da ona küçük düşeceği şekilde davranmasıyla yani geceleri Zebercet onunla olmak isterken, kadının onun varlığını kabullenmemesiyle, hatta başka bir erkek olan dayısını sayıklamasıyla ona bir kin beslemeye başlar ve sonunda eril olduğu için güçlü olduğunu düşünerek ortalıkçı kadının hayatına son verir. Bu sırada cinayet anına tanıklık eden kediyi de öldüren Zebercet’in bu davranışı Edgar Allan Poe‘nun Kara Kedi kitabını anımsatabilir hatta çünkü iki kedinin de öldürüldüğü zamanları, yazarların bu kadar soğukkanlı bir şekilde anlatışı benzerdir. Zebercet’i yine de kötü biri olarak göstermez yazar çünkü ilerleyen bölümlerde tıpkı Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov gibi o da iç hesaplaşmasını yaşayacaktır ve bu savaş onu intihara sürükleyecektir. Kendisiyle alakalı olmayan bir mahkeme salonuna girip, kendisinin suçluluğunu düşünen ve otele geri dönüp doğduğu odada hayatına “Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük!” diyerek son veren Zebercet, hem saplantılı bekleyişine hem de kendisinde oluşan vicdan azabına son vermiş olur.

Aslında bu baş yapıt hakkında ve Türk edebiyatının en içsel karakterlerinden biri olan Zebercet hakkında yazılacak çok şey var. Eğer kitabı okumamışsanız, okumanız, hem Yusuf Atılgan’ı hem de Zebercet’i yakından tanımanıza yardımcı olacaktır!

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here