Yönetmenliğini Oscar ödüllü yapımcı Florian Gallenberger‘in üstlendiği, yakın tarihte yaşanmış baskıcı politikanın insanlar üzerindeki karanlığına ışık tutan bir dram: Colonia. Filmin senaryosu tarihsel gerçeklikten oluşuyor. Şili’nin 1973’te tanık olduğu askeri darbenin ardından oluşan, karanlık siyasal dönem gözler önüne seriliyor. Ayrıca başrolde, Harry Potter serisiyle gönlümüzde taht kuran ve sonrasında da birçok başarılı yapımda yer alan Emma Watson yer alıyor.

Tarih 11 Eylül 1973. Şili’deki Sallador Allende yönetimi, ABD destekli askeri devrimci Augusto Pinochet’in Şili ordusunun başına geçmesiyle devrilir. Tam da bu dönemde Şili’de bulunan Alman fotoğrafçı Daniel, Allende yönetimini savunan sivil bir gruba katılmıştır ve grubun fotoğrafçılık işleriyle ilgilenmektedir. Sevgilisi Lena ise bir uçak firmasında hosteslik yapmaktadır. Yolculuk yaptığı uçak Şili’ye gelmiş olan ve dönene kadarki zamanını burada geçirmeye karar veren Lena, sevgilisi Daniel’in yanına gelir. İlerleyen günlerde, askerlerin sokağa inip Allende savunucularını tutuklamaya başladığı sırada bu olayları fotoğraflamaya çalışan Daniel, askerlerin bu durumu fark etmesi sonucu sevgilisi Lena’yla birlikte tutuklanır. Pinochet’in dikta rejimine karşıt grupta olduğu anlaşılan Daniel, yine Pinochet’in diktası altındaki Colonia Dignidad (Haysiyet Kolonisi) ismiyle ifade edilen, oldukça yasa dışı işlerin döndüğü bir komüne götürülür. Lena ise serbest bırakılır, fakat arkasında sevgilisi Daniel’i bırakmayı göze alamaz. Bunun için, Daniel’in de içinde bulunduğu yapılanma olan Pinochet taraftarlarının olduğu gruptan yardım ister. Ancak ne yazık ki beklediği yardımı alamaz. Çünkü yapılanmadaki asıl amaç düşüncedir. Bireylerin bir önemi yoktur; asıl olan kitlelerdir. Onlar bu uğurda bireyler kaybetmeyi çoktan göze almışlardır. Asıl kısım ise bu olaydan sonra başlar.

Devam eden süreçte, sahte bir dini örtü altında insanlara çeşitli yollarla işkence edilen, deneyler yapılan ve yasak ilaçlar kullandırılan bu komüne, sevgilisini bulmak ve ona ulaşmak için gönüllü olarak katılan Lena, türlü zorluklara maruz kalmaktadır. Lena’nın komüne geldiği ilk günden itibaren geçirdiği alışma sürecini seyrederken, oldukça çarpıcı ve bazen de içler acısı görüntülere şahit oluruz. Pius adında sahte bir din adamı olan eski Alman Nazi Subayı Paul Schafer, komündeki insanların beyinlerini yıkayıp çeşitli ilaçlar verdirterek onları zehirlemektedir. Böylece komünde yaşayan herkes için ilahlaşmıştır. Nitekim bunu zavallı insanların her söylenileni yapmalarından ve bunları yaparken de asla sorgulamamalarından anlayabiliyoruz.

Filmi seyrederken çarpıcı ve üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer nokta da kadın figürü. Komünde kadınlar ve erkekler birbirlerinden ayrı yaşamaktadırlar. Kadın karakterlerden biri olan Dorothea‘nın Lena’ya, birbirlerine aşık olduklarını söylediği Dietr‘i en son 3 yıl önce ”karma geçit töreni” adı verilen törende gördüğünü söylemesi, durumu özetler nitelikte. Ayrıca filmde, ”erkekler toplantısı” adı verilen ve Pius’un komündeki tüm erkekleri toplayarak yerleşkede yapılması ya da düşünülmesi yasak olan bir şeyi yapan bir kadını, tüm erkeklerin önünde aşağılayarak içinde şeytan olduğunu söylemesi ve ardından onları teşvik etmesiyle oluşturduğu şiddet içerikli görüntüler, oldukça rahatsız edici biçimde yansıtılmış.

Lena, komünde Daniel’e bir şekilde ulaşmanın yollarını ararken gizlice seyrettiği bir erkekler toplantısı gününde Daniel’i görür. Daniel, Lena’nın varlığından bihaberdir. Lena bu yüzden kendini ona belli etmek ister. Hatta erkekler toplantısına katılmak için kasıtlı olarak kural çiğner. Fakat uzunca bir süre yapılan işkencelerden ve çevresinde olanlardan dolayı akli dengesi yitik halde göreceğimiz Daniel, o gece toplantıya katılmaz. Filmin devamında, Daniel ve Lena’nın, Augusto Pinochet’in katıldığı kadınların ve erkeklerin bir araya gelmesine izin verilen karma geçit töreninde birbirlerini görmelerine şahit oluruz. Bu noktadan sonra ikiliyi, insanların ruhlarını ve düşünme becerilerini yok eden bu acımaz komünden kaçmanın çeşitli yollarını ararken ve burada yaşanan insanlık dışı olayları tüm dünyaya duyurmaya çalışırken görürüz.

Filmde Emma Watson’ın başarılı oyunculuğunun yanında, rol arkadaşı Daniel Brühl de oldukça etkileyici bir performans gösteriyor. Ayrıca Pius rolündeki Michael Nyqvsit kötü adam rolünün hakkını veriyor. Yine olay akışında önemli yer tutan Gisela rolündeki Richenda Carey, Ursel rolündeki Vickey Crieps ve Dorothea rolündeki Jeanne Werner de gayet başarılı.

Tarihe ışık tutan sürükleyici bir belgesel tadındaki bu filmde, din ve tanrı olgularının yozlaştırılarak beyinleri yıkanan insanlara nasıl empoze edilebileceğine, cinsel istismarlara, pozitif ayrımcılıklara ve baskıcı yönetimlerin insanların üzerindeki etkilerine tanıklık ediyoruz. Sizlere veda ederken George Orwell’dan durumu kısaca özetleyen bir alıntı yapalım:

”Korku, nefret ve kötülük üstüne bir uygarlık kurmak olanaksızdır. Yaşamaz.” (1984)

 

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here