Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
304

Amerikan bağımsız sinemasının ele avuca sığmayan ismi Wes Anderson, The Grand Budapest Hotel‘in ardından, kariyerinin ikinci stop-motion’u Isle of Dogs‘la sessizliğini bozdu. Akira Kurosawa‘dan aldığı ilhamla yarattığı bu yeni mucizevi hikayesini 37. İstanbul Film Festivali kapsamında gerçekleşen Türkiye prömiyerinde izleyip sizler için dumanı üstünde bir inceleme hazırladık. Hazırsanız zamansız yönetmenin rengarenk ve eşsiz zihninde keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Isle of Dogs, Anderson’un kariyerinin en komik ve en politik filmi olarak öne çıkıyor. Yönetmen, geleceğin Japonya’sının kurgusal “Megasaki” şehrinde, zaten oldu olası “kedici” olan faşist bir yönetimin “köpek gribi” olarak adlandırılan salgını bahane ederek kentteki tüm köpekleri çöplerin biriktirildiği ıssız bir adaya mahkum etmesini anlatıyor. Ve maceramızın odak noktasını da sevgili köpeği Spots’u aramak için kendi çabalarıyla adaya ulaşan 12 yaşındaki Atari’yi yerleştiriyor.

Isle of Dogs’u özel kılan insanlar ve köpekler arasındaki rol değişimi aslında. Anlaşılmaz ve uzak olan arketipik tarafı bu sefer köpekler değil insanlar olarak izletiyor Anderson. Film boyu köpekleri İngilizce konuşurken izlerken, insanları sadece gerektiği noktalarda Japonca’dan “simultane” çeviriyle anlayabiliyoruz. Bu simultane çeviri işi kendi filmografisi içinde dahi oldukça ayrıksı bir deneysellik sunuyor seyirciye. Tüm bu sürecin son tahlilinde ise izleyici kendini “dilini anlayabildiği” köpeklere yakın hissediyor. Bu noktada Anderson’un mizah kartı devreye giriyor. İnsanlardan alışık olduğumuz rol kesmeler ve melodramları köpeklere emanet eden yönetmen seyirciyi hem hikâyesine bağlıyor hem de epeyce gülümsetiyor.

Bir Wes Anderson filminden beklediğimiz üzere muhteşem detaylar ve simetri filmin her karesinde gözlerimize bayram ettiriyor. Yine seyir kavramına vurgu yaparcasına izleyiciyi bir adım geride tutan sahneler ve bu hissi fazlasıyla güçlendiren “anlatıyı parçalara ayırma” metodunu Isle of Dogs’ta da görüyoruz. Stop-motion bir evren yaratmanın verdiği sınırsız fırsatları sınırsızın da ötesinde değerlendiren Anderson, seyirciye nereye bakacağını şaşırtıyor. Her karede tek izleyişle asla hâkim olunamayacak derecede ince işçilikler seriyor önümüze.

Isle of Dogs, zamanın ruhunu taşıyan bir film olmasıyla da fazlasıyla dikkat çekiyor. Günümüz dünyasının sayısız despot liderlerinin yarattığı distopik atmosferin içinde şekillenen senaryosuyla, evrensel olarak sorunlu bir hâl almış siyasete göndermeler yapmaktan hiç çekinmiyor. Zorunlu göç, ırkçılık, direniş ve örgütlenme temaları Anderson’un masalsı dünyasında bir başka çarpıcı oluyor. Demokrasi ve tek adam rejimlerini köpekler üzerinden tartışan, protestocuları “dış mihrak” olarak tanımlayan ve kanun hükmünde kararnameler konusunda elini korkak alıştırmayan bir “diktatör”e sahip Isle of Dogs seyirciye yaşadığı noktadan fazlasıyla tanıdık gelecek muhteşem bir alegori sunuyor.

Film görsel harikalar yaratırken izleyicisinin kulaklarını da hiç ihmal etmiyor. Müzikleri Alexandere Desplat‘e emanet edilen Isle of Dogs yıldız yağmuru kıvamında da bir seslendirmen kadrosuna sahip. Bryan Cranston‘dan Frances McDormand‘a, Bill Murray‘dan Greta Gerwig‘e, Edward Norton‘dan Scarlett Johansson‘a, Tilda Swinton‘dan Yoko Ono‘ya kadar dudak uçuklatan bir ekibi bir arada görmek, bu fani sinefillere bir kez daha kolay kolay kısmet olur mu bilinmez.

Faşizmin kısa tarihini köpekler ve insanlar üzerinden yorumlayan zekilikle işlenmiş bir iktidar eleştirisi olarak Isle of Dogs, aynı çağda var olmaktan gurur duyduğumuz Anderson’un yeni mucizesi. Su gibi akıp giden senaryosuyla bir an bile sıkılmadan kendini izletmeyi de ustalıkla başaran yönetmen her filminde olduğu gibi tüm beyaz perde sevdalılarını mest etmeyi başarıyor. Bir filmin ötesinde bir “deneyim” vadediyor seyircisine. Sakın kaçırmayın!

Kaynak: 1

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
304

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here