Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
4

 

Günün birinde gözlerim yeniden görmeye başlarsa, başkalarının gözlerine çok ciddi bakacağım, gözlerinde o kişilerin ruhlarını görüyormuşum gibi, dedi. Ruhlarını mı, diye sordu, gözü siyah bantlı yaşlı adam; ya da bilinçlerini, kullanılan sözcüğün o kadar önemi yok, dedi koyu renk gözlüklü genç kız bunun üzerine. Kendisinden beklenmeyen bir söz etti sonra: Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var, bizi biz yapan, işte o

 

Wannart Okuma Grubu’muzun üçüncü kitapları Körlük ve Görmek’yi okuduğumuz mayıs ayını ufaktan ardımızda bırakıyoruz.

Spesifik bir duyumuz ekseninde gelişen, şekillenen kitapları seçerek Duyular teması ile yayınladığımız ankette Saramago kitapları haricinde Avunamayanlar, Parfümün Dansı, Acı Çikolata gibi kitaplar da vardı. Okurlarımızın büyük çoğunluğu tercihini göz duyusunu okumak adına yaptı. Biz de sizinle birlikte okumaya başladık ve okuma deneyimimizi okurlarımızın düşüncesine de yer vererek bir nevi günce olarak yazdık, keyifli okumalar!

Gören körler olduğumuzun eleştirisi temelini alan Körlük, ismini bilmediğimiz bir şehirde bir adamın ansızın kör olması ile başlayan bir trajedi aslında. Trajedi dallanıp budaklandıkça müthiş bir eleştiri halini alıyor ve bir distopyanın içerisinde buluyoruz kendimizi.

Okurlarımızdan Seda Mazmanoğlu kitapları tanıtarak güzel bir mail göndermiş bize.

Bir kişinin aniden kör olmasıyla ve bu körlüğün bir salgın şeklinde ülkeye yayılmasıyla başlayan bu romanda, insanın hayatta kalmak uğruna ne kadar mücadele edebileceğini hatta bu sebeple ne kadar vicdansızlaşabileceğini Jose Saramago’nun mükemmel anlatımı sayesinde okumakla kalmayıp yaşadım. Körlüğün ülkede yayılmaya yeni başladığı sırada hükümet körlüğün yayılmasını engellemek amacıyla körleri bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine adeta hapsediyor. Her gün hastane hoparlöründen yapılan duyuruda yemek verileceği fakat herhangi bir yaralanma veya hastalık durumunda yardım edilmeyeceği açıkça söyleniyor. Hükümetin “Böcek ölürse zehir de kalmaz.” politikasıyla ilerlediğini net olarak gören körler, hastalıklarıyla mücadele etmeleri bir yana bir de gördükleri muamelenin verdiği psikolojik bunalımla mücadele ediyorlar. Bu berbat körlük salgını süreci aralarından bir kadının kör olmadığı yedi kişinin hayatlarına odaklanılarak anlatılıyor. Kendimi o insanların yerine koyduğumda, körlükle mücadele etmek mi yoksa insanların ne kadar insanlıktan çıkabileceğini görmekle mücadele etmek mi daha zor olurdu karar veremedim. Günlerin ilerlemesiyle ruhumun kabul etmediği ama maalesef var olan, yemeklere el koyup bunları maddi değeri yüksek eşyalar, hatta bununla yetinmeyip insanlığın en dip çukurda nasıl var olabileceğini göstererek kadınlarla birlikte olmak karşılığında yemekleri veren bir çete oluşuyor. Okurken midemin kaldırmadığı satırlar arasında “Aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktı.” cümlesi beni çok etkiledi. Yaşanan bütün kötü olayların arasında ben bir umut yakaladım aslında. Körlerin dünyasında ne çalınan bir arabanın, ne giyilen kıyafetin, ne güzelliğin, ne de bir şeye sahip olmanın önemi vardır. İsmin de önemi yoktur ve bu yüzden dikkat çekici bir şekilde kitapta karakterlerin ismi hiç geçmiyor. Duyduğu güzel bir şarkının hangi radyodan geldiğinin de bir önemi yoktur bir kör için. Bir insanı sevmek için hissetmek yeterlidir. Sonradan kör olmuş bu insanların hislerini keşfetme yolunda umudu buldum.

Körlük’ün sonundaki “Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, gördüğü halde görmeyen körler.” cümlesi körlük salgınından dört yıl sonra gelen bir seçim sürecini anlatan Görmek kitabının başlangıcı gibi hissettirdi. Ülkede neredeyse her gün şahit olduğum, kitaptaki tabiri kullanmam gerekirse, “makyavelci” politik söylemlerin artık sıkması nedeniyle Görmek’i okurken zorlandım. Yapılan seçimde oyların büyük çoğunluğunun boş oy çıkmasını, körlük salgını sürecinden ve devletin o dönemde izlediği politikadan sonra halkın gözlerinin sadece fiziksel anlamda görmeye başlaması değil, zihinlerinin de görmeye başladığını gösteren umut verici bir eylem olarak görüyorum. Seçimin ardından devlet görevlilerinin iktidarı kaybetme korkusuyla yaptıkları davranışları okurken ise benzer şeylerin yaşandığı ülkemizle ilgili sürekli karşılaştırma yaparak bir nebze umutsuzluğa düştüm. Devlet, yasal olmasına rağmen bu toplu eylemi bir terörizm olarak nitelendirebilecek kadar ileri gidiyor ve halkı bu yüzden cezalandırmaya çalışıp bu suçu yükleyecekleri bir suçlu arıyor. Fakat olayların ilerlemesiyle boş oy kullanarak tepki gösteren halkın birbirine destek olması, boş oy kullanmayan azınlığa da düşmanca tavır takınmak yerine yardım etmeye çalışmaları beni düştüğüm umutsuzluktan çıkardı. Çoğu zaman aykırı olanın düşman ilan edildiği gibi, bu süreçte de hiçbir suçu olmadığı halde suçlu körlük salgınında kör olmayan kadın olarak bulunuyor. Bir günah keçisi bulan devlet kadının suçuna kanıt bulması, kanıt yoksa da oluşturması için bir komiser görevlendiriyor. Körlük sürecini yaşamış komiserin görevi ve vicdanı arasında kaldığı psikolojiyi yine muhteşem bir anlatım sayesinde sadece okumakla kalmayıp hissettim. Kötü insanın mücadele edemediği iyiliği yok etme vicdansızlığı ile bir kez daha yüzleştiren gerçekçi ve vurucu bir sonla beni etkileyen bir kitap oldu Görmek.

Her iki kitapta da yaşanan olayın nedeni değil, oluşturduğu psikolojik boyutlar anlatılıyor. İnsanı var eden şeyin hisler olduğuna inanan biri olarak kitaplarda en çok bu durumu sevdim. Hislerinin ve vicdanlarının kör olmadığı insanlar var oldukça hayat yaşamaya değer.

 

 

Okurlarımızdan Muhammet Sevra Durmuş ise Saramago hakkında düşüncelerine de yer vererek şöyle bir mail göndermiş bize.

Michel Foucault’un Söylemin Düzeni adlı metninin girişinde yaşadığı o elim sıkıntıyı yaşıyorum şimdi. Tam ortasına doğduğumuz kültürün, tarihin, yaşamanın içerisinde nasıl olur ve hatta yapılır da bu zamanın ortasına fırlatıp atılmış insan bir şeye başlar? Bir konuşmaya, bir işe, hatta bir kitabı okumaya ve o kitaptan zevk almaya ya da o kitap hakkında bir yazıya başlamak mümkün müdür gerçekten? Sanıyorum ki ne kitabın kurgusu, öyküsü hiç yoktan yazarın zihninde hayal edilmeye başlanır ne de okuyanın alacağı haz, keşfedeceği şeyler kitapla beraber başlar. Öyleyse Saramago daha yazmadan önce bir fikrin hazzına sahiptir ve biz okuyucuları da daha okumadan önce ondan haz almaya başlamışızdır.

Saramago’nun kurgusu çok defa tekrarlanan bir kurgu olmakla beraber, bıçak da yüzyıllardır olmasına karşın o bıçak vasıtasıyla kesilen şeylerdeki farklılık, kesme biçimlerinde ve sıralamadaki farklılık bizim farklı yemeklerle muhatap olmamızın anahtarıdır. Hakikatte Saramago’nun bütün eserleri edebi zevk almak dışında ders kitabı olarak okutulmalıdır. Zira Körlük ve Görmek ikilisi düşünüldüğünde açıkça görülmektedir ki içine doğduğumuz verili dünyanın işlerinde “olağandışı” yahut alışkanlıklara aykırı herhangi bir olayın cereyan etmesiyle başlayan süreçte hem tek tek bireylerin kendi iç hesaplaşmalarını -üstelik davranışları vasıtasıyla- görürüz hem kişinin kendisi ile öteki arasındaki ilişkinin bu türden bir alışkanlığın yıkımı ile değişime uğradığına şahit oluruz. Saramago’nun kurguladığı dünyada görmek gibi genele yayılmış bir yetinin adım adım tüm toplumdan silinmesi ile görü ile kurulmuş kuralların yapısökümü yapılır. Söylemin bu travmatik yıkımı ile kültür ve dahi toplumsal-insan tıpkı çağlar boyunca yeryüzünü sarsan o büyük meteor karşısında dinozorların yaşadığı yol ayrımına gelmekte ölmeyi ya da bu yeni hale bir şekilde uyum sağlamayı tercih etmek zorunda kalır. Gerek sosyolojinin gerek psikolojinin derin bir analizini yapmak zorunda bıraktığı bu duruma sanki yeterince okuyucuyu dumura uğratmamış gibi Saramago, siyaseti ve felsefeyi de karıştırır. Halihazırda bir karantinanın oluşturulması bu tecrit edilmiş bölgede yaşayan insanlar arasında kurulan yeni iktidar biçimleri, yasalar ve daha nice unsurla beraber yazar okuyucunun özdeşleyim kurabilmesi adına bir gören kişiyi baş kahraman yapar. Evet, herkes körleşmiştir ve gören kişi aslında atasözünde olduğu gibi kral olmak bir yana dursun bu yetisini gizlemek zorunda kalmıştır. Baş kahramanın bütün roman boyunca geçmişteki düzen ile yeni kurulan düzen arasında bir köprü oluşu okuyucunun bütün bir tarihi sırtlanması anlamına gelir ki bu sorumluluk altında ezilmemek oldukça güçtür. 
Tecrit altında ötekileştirmenin kişiler üzerindeki etkileri gözlemlenirken yazar, tecrit altına alanların korkularını da bize anlatarak kurduğu dünyanın eksiksiz olmasını başarmış; tecrit altına alınan insanları aşağılık gören (iktidarın sembolü olarak da görebileceğimiz) kişi ötekileştirme sebebi olan doğal durumla karşılaşınca yaşanılan çelişkiyle kendisini yok etmiştir. Buna benzer sarsıcı bir diğer örnek ise yine tecrit altında kurulan düzenin önceki ahlak, toplum normlarını ilga ederken yeni iktidarın bu duruma zaten çok öncesinden tanışık olan bir âmâ tarafından muhafaza ve müdafaa edilmesi köle-efendi diyalektiği çerçevesinde okunduğunda ilgi çekici sonuçlara gebe olmaktadır. Daha önceki toplumsal hayatında bu şekilde hayatta kalmış toplum tarafından dışlandığı bizzat söylenmese de hissettirilen kişi “gün intikam günüdür a dostlar” minvalinde bir düsturla iktidar ya da iktidar yancısı  (kral değilse dahi kralcı ve kralın gözdesi) olmasıyla beraber efendiliğin bencil ve hedonist bir o kadar da kapitalist formuyla ötekilerin insan olmadığı/metalaştırıldığı yeni bir söylev oluşturmuştur. Nihayetinde baş kahramanımız iki moralite arasında bir seçim yapmak zorunda kalmıştır. Gerçekten cinayet Kant’ın görev ahlakıyla düşünüldüğünde de, toplumsal normlar, modern hukukun yasaları altında da en tercih edilmeyesi ve zaten çözüm değilken: Şiddetin karanlığı içerisinde gözleri gören kişi şiddete başvurmuş ve devrim bu yolla ve araçla kazanılmıştır. Yunan mitolojisinin iktidar sembolleri arasında Kronos yani “güç” Zeus yani “güç ve kurnazlık” tarafından alaşağı edildiğinde ortada ne insanlardan ne de ahlaktan ve yaratıcı üretimden bahsedilebilirdi. Prometheus’un bir tür devrimci aktif nihilist eylemleri vasıtasıyla devrilmese de artık kendi bölgesine çekilmek zorunda kalan Zeus’un izleğini Körlük eserinde birkaç aylık bir zamanda görebiliriz.
Dış dünyaya bir yol bulunmasıyla beraber Saramago’nun bize mutlu son vereceğini sananlar oldukça yanılmışlardır. Yağmanın, talanın, yıkımın ve tehlikenin kol gezdiği yerlerde hayatta kalmak için yapılacak tek şey bir arada olmaktır. Eserin geneline yayılmış kurgusal ortaklıklar gözden kaçmamalıdır. Adem ve Havva gibi ortasından bir gönül bağıyla ve eksiklikle başlar. Bu eksiklik suç olmasa dahi dünyada suça dönüşür ve bu suç vasıtasıyla tek tek güçsüz olan bireyler bir topluluğun üyesi, cemaatin parçası haline gelir. Nitekim Körlük eserinden şöyle uçta bir yorum yapabiliriz: Değerlerin tekrar değerlendirilmesi, ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, iktidarın yıkımı sonucunda oluşacak dünya, gidilecek yer cennet olmayacaktır. Dini metinlerin ya da ütopik sonların gerçeklikte yeri yoktur. Buna rağmen insan beraber, dayanışma içerisinde bir arada olur. Butler’ın bedenin cinsiyetsiz oluşuna dair tezine bir katkıdır Körlük. Öyle ki kültür içerisinde, söylem ve iktidar tarafından belirlenen asla sorgulanmayan şeyler vardır. Görmek eseri ve hatta Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş eserinde tekrar tekrar hep iyi bildiğimiz bir şeyin yokluğu, hep yaptığımız bir şeyin yokluğu, hep kötü bildiğimiz bir şeyin yokluğu üzerinden işleyen eserleriyle Saramago bizi sorgulamaya davet etmez, çok iyi bir gözlemci psikolog olarak bizim bir çırpıda vardığımız sonuçların doğruluğunun/gerçekliğinin şüphesine çeker. 
Sonuç olarak denilebilir ki Saramago’nun eserlerinin genel gidişatının okunmasından ziyade içeriğin bizi yönlendirdiği, yönlendirebileceği, başka sonuçlara gebe olan yerlere odaklanmanın daha faydalı olabileceği açıktır. Postmodern bir eser olmasa bile fikri alt yapının yapısökümcü, yapıbozumcu postmodern düşünme yöntemleri barındırdığı görülür. Okumanın sadece duygulara değil akla ve düşünmeye bağlanan ahengi Saramago’nun eserlerinde vardır.
Toplumsal eleştiri tarafını bir kenara bırakıp sadece edebi niteliği üzerine düşündüğümüzde bile müthiş bir tokluk hissi yaratan kitaplardı Körlük ve Görmek. Mark Ruffalo’nun başrolde yer aldığı aynı isimli filmin afişini de bırakarak yazımızı noktalıyoruz.
Yoğun olmayan okumalar yapacağımız Haziran ayında “Yaz Öyküleri” teması ile Çehov-Albion’un Kızı‘nı seçtik, okumamıza katılmayı unutma sevgili okur!
Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
4

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here