Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
10

“Ben” ve Varoluş’un ayrılmazlığı düşüncesinden yola çıkan Varoluşçuluk, Danimarkalı filozof Kierkegaard‘ın düşüncesini temel alır. İnsana büyük kıymet veren Varoluşçuluk, dünyada insanoğluna kendisinden başka yol gösterecek hiçbir şeyin/kimsenin olmadığını; insanın kıymetinin kendisi ile var olduğunu iddia eder. Varoluşçu felsefeye göre değişmeyen gerçek şudur: İnsan vardır, hürdür, çevresini saran dünyayı bir türlü anlayamaz; bu yüzden umutsuzdur, karamsardır, kötümserdir; yaşamayı tatsız ve anlamsız bulur. Varoluşçular bir tür bunaltı içindedirler. Bu yüzden yarattıkları edebiyata “bunaltı edebiyatı” denir.

Varoluşçuluk, 1900’lü yılların ilk çeyreğinin sonunda Alman filozof Martin Heidegger‘in başını çektiği bir grup tarafından, baskın sistematik felsefeye bir tepki olarak ortaya atıldı. Varoluşçuluğu ortaya çıkaran sebeplerin başında, akımın doğduğu dönemin olgusu olan savaş vardır. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımıyla bireysel varoluşlarını kavrayan söz konusu nesil, İkinci Dünya Savaşı’nda insana farklı bir gözle bakmanın ve çağın şartlarına göre insanı konumlandırmanın gereğine inanmışlardır.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası bilinirlik kazanan Varoluşçuluk akımının en önemli temsilcileri; Jean Paul Sartre, Albert Camus, Franz Kafka, Andre Gide olarak söylenebilir. Akımın Türk edebiyatında öncülüğünü ise İkinci Yeniciler yapmıştır.

Akımı benimseyen yazarlar arasında Sartre’i ayrı bir yere koymamız gerekiyor. Sartre; varlığı, “Kendisi için varlık” ve “Kendinde varlık” olarak ikiye ayırır. Sartre’e göre “Kendinde varlık” ve bilinçli olma her şeydir. “Kendisi için varlık” ise hiçliktir; varlık veya nesnelerin dünyası yoluyla kararsız kalmış bilinçtir. Sartre, “Varlık ve Hiçlik” ve “Bulantı” adlı eserlerinde Varoluşçuluk hakkındaki düşüncelerini yoğun bir şekilde işlemiştir.

“İnsan bütün bir dünyadır. Her yerde vardır, her yerde hareket halindedir, her şeyden sorumludur. Ne yaparsam yapayım onu yapan benim. Şimdiki durumumuz bütünüyle düşüncelerimizin sonucudur.”

“İnsanoğlu madem ki dünyaya atılmıştır, kendi başına bırakılmıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. Nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. Tasarılarına, seçmelerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. Edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. Gerçekleştirmelidir.”

Varoluşçuluk Akımının Sanata Etkisi

Varoluşçuluk akımının sanata olan etkisi felsefeye olan etkisinden daha yaygın ve çeşitli oldu. Yazı, resim ve heykel gibi sanatlara etki eden akımın en büyük etkisi yazı alanında, yazı alanı içerisinde de romanda oldu. Varoluşçu romanın öncüsü olarak kabul edilen Andre de Richaud, yapıtlarıyla akımı benimseyen yazarları etkilemiş ve bu türün gelişimini sağlamıştır.

Varoluşçu romanın simgesi olarak Franz Kafka‘yı gösterebiliriz. Hayatı boyunca çaresizlik, korku, dünyaya yabancılık ve güvensizlik duygularını yoğun bir şekilde yaşayan Kafka, dünyanın ne kadar saçma olduğunu farklı perspektiflerden eserlerine yansıtmıştır.

“Bu dünya için kendini paralaman gülünç.”

Kafka dışında yukarıda söz ettiğimiz Sartre ve Albert Camus’yu Varoluşçu romanın en önemli isimleri arasında gösterebiliriz. Sartre, romanı felsefi görüşlerini açıklamada bir araç gibi kullanır. Çevresine ve kendi bedenine karşı yabancılaşmayı anlattığı “Bulantı” adlı romanında varoluş konusunu ele alır.

Camus ise varoluşçuluğun sorunlarına bir düşünür olarak yönelmiştir. Özellikle “saçma” sorununu incelemesinin yanında intihar ve başkaldırı gibi temaları da işlemiştir. Camus, “Yabancı” isimli romanında, kalabalıklar içinde kendisini yalnız hisseden bir adamı anlatır. Bu adam insanlarla konuşamaz, ilişki kuramaz ve hiçbir şey paylaşamaz. İnsanların yasalarına uymayı reddettiğinde de onların hışmına uğrar. Camus’ye göre varoluşunu sorgulayan yalnız birey, içinde bulunduğu sıkıntıdan intihar veya başkaldırı ile kurtulabilir.

“Yıllardan beri ilk defa olarak içimde, aptalca bir ağlama arzusu uyandı, çünkü bütün bu insanların benden ne kadar nefret ettiklerini hissetmiştim.”

étranger first publish ile ilgili görsel sonucu
Albert Camus- Yabancı

Varoluşçuluğun etki ettiği diğer bir sanat alanı ise resimdir. Varoluşçu ressamların öncüleri olarak Francis Gruber, Jean Fautrier, Alberto Giacometti ve Bram Van Velde gibi isimleri gösterebiliriz.

Varoluşçu ressamlar, dış dünyanın toplumsal temalarıyla ilgilenip yaşadıkları ortamı onaylamak ya da eleştirmek yerine kendi iç dünyalarına yönelmişlerdi. Duygularını bireysel olarak ifade etme yollarını, boyayı o güne kadar hiç kullanılmamış farklı yöntemlerle kullanarak aramışlardı. Bunlar arasında boyayı tuvale fırlatanlar, bisikletle üzerinden geçenler, boya dolu torbalara ateş ederek patlatanlar, yere serilmiş kumaşlar üzerinde vücutları boyalı çıplak kadınları yuvarlayanlar da vardı. Beyin, ruh, göz ve el, boya ve resim yapılan yüzey birbirleriyle adeta candan bir kaynaşma halindeydi. Resim, doğrudan doğruya ya da simgesel bir biçimde “temsil edilen şey” olmaktan çıkmış, ressamın hareketlerinin izlerini taşıyan, onun anlatmak istediklerini boyanın izleriyle ortaya koyan ve bir zaman süreci içinde onun tüm hareketlerinin aynı andaki hareketsizliğini veren bir alan olmuştur.4

Ä°lgili resim

Kaynaklar: 12,3, Kafkaokur Ocak-Şubat 2017

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
10

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here