Sorumluluğu Ötekine Atmak, Değişmeye Dirençtir

Sorumluluklarımızı ötekine yüklemek, en genel anlamıyla değişmeye direncin ifadesidir. Başımıza gelenlerin sorumluluğunu başkalarına yüklediğimizde satır arasında farkında olmaksızın şunu söylemiş oluruz: “Başımıza gelenlerin sorumluluğu bana değil, bir başkasına ait; o halde içinde bulunduğum durumdan kurtulmam için bir şeyler yapmanın bir faydası yok.”

Ruh Sağlığı ve Sorumluluk Alma

Sorumluluğu başkalarına atmak bireyin gelişmesini, özellikle ruhsal sorunları ile başa çıkmasını engeller. Eğer sahip olduğunuz ruhsal sorunların kaynağı olarak müdürünüzü veya enflasyonu gösteriyorsanız ve üstüne üstlük sizi iyileştirme sorumluluğunun %100 terapistinize ait olduğunu düşünüyorsunuz, rahatlamanız zor hatta neredeyse imkansızdır. Danışmanınız size yardımcı olabilir; ancak tek başına sizin yaşantınızı değiştiremez. Bu durumda söyle düşünmelisiniz, “Sahip olduğum ruhsal sorunlara dış faktörler yol açmış olabilir ancak benim sorunlarımın ortaya çıkmasında benim de payım vardır. Kendi sorunlarımı gidermeye gücüm vardır çünkü değişebilecek asıl kişi benim, o halde değişmeyi ve gelişmeyi istemeliyim.”

Öğrenen Organizasyonlarda Sorumluluk Alma

Öğrenen organizasyonlarda, her kademedeki çalışan işiyle ilgili sorumluluk alır. Bu durum onu öğrenmeye ve yeniliklere açık hale getirir. Çalışanların sorumluluk almaları, kurum içinde biz bilincini arttırır ve toplam kalite yöntemini uygulamayı kolaylaştırır.

Siz, Yeteri Kadar Siz Misiniz?

Bu soru karşısında insanın aklına otomatik olarak ”evet” demek gelebilir. Ama bir düşünelim. Kendimizi, içimizde olanı, doğallığımızı bozmadan her zaman ortaya koyabiliyor musunuz? Eğer gönlümüzde belirli bir meslek varken çevremizin etkisiyle başka mesleklere yönelmişsek yeterince kendimiz olmuş sayılır mıyız?

Vücudunuz, yalnızca sizin tarafınızdan doldurulabilecek bir boşluktur. Tüm varlığınız da öyle.

Varlığımız, ancak kendi özümüzle doldurduğumuz zaman yeterince dolmuş sayılır.

 Birey-Toplum Çatışmasında Çözüm

Toplum, insanları bir tek davranışlarına bakarak eleştirmemeli. Saçı sakalı birbirine karışmış hippi kılıklı bazı gençler vardır, bunları gören kimi yetişkinler bu gençlerin işe yaramaz insanlar olduklarını düşünebilirler. Marmara depremini izleyen günlerde bu görünümdeki çok sayıdaki gencin hiçbir maddi karşılık beklemeden bölgede cansiperane çalıştığını gördüm. Şimdi, biz bu gençleri saçları uzun diye eleştirirsek bir gün Nasrettin Hoca’yı eleştiren yolculara benzeriz. Diyelim ki saçları uzun, kulağı küpeli bir genç var ve bu genç okulda başarılı ve arkadaşlarıyla da sağlıklı ilişkileri var. Bu genç böylece bir bütündür. Bu gencin saçını zorla kestiremezsiniz. Okul başarısının ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerinin eskisi gibi süreceğini garanti edemezsiniz. Nasıl ki doğada ekolojik bir denge vardır, bir ucundan bu dengeyi bozduğumuzda hiç hesaba katmadığımız başka noktalarda da sorunlar ortaya çıkmaktadır, benzeri durum birey için de geçerlidir.

Birey-toplum iklimini çözmede temel araç uzlaşma olmalıdır. Uzlaşma seviyesinde hem bireylerin otantik yaşamaları mümkün olabilir, hem de toplumdaki geleneklerin varlıklarını sürdürmesi mümkün olabilir. Bu noktada, ”Birey kendi istekleri doğrultusunda davransın fakat ya çevreden gelen baskılar onu farklı davranmaya iterse?” şeklinde itiraz edebilirsiniz. Bu durumda galiba, kimin galip geleceğini belirleyen ölçüt, ”akılcılık ve işlevsellik” olacaktır. Eğer toplumun istedikleri daha akılcı ve işlevsel ise muhtemelen toplum galip gelecektir. Fakat bireyin istekleri daha akılcı ve işlevsel ise o zaman da galiba birey kazanacaktır.

Sosyal Yaşam

Sosyalleşmek, varoluş kalitemize önemli katkıda bulunur. Ancak bireyin sosyalleşme düzeyi ile var olma düzeyi arasında doğrusal bir ilişki değil, normal dağılım ilişkisi bulunduğunu düşünmek gerektiği kanısındayım. Yani çok düşük veya çok yüksek sosyalleşme düzeyi, bireyin varoluş kalitesini düşürür; fakat orta düzeyde -optimumda- sosyalleşmek ise varoluş kalitesini yükseltir.

İletişim

Sosyal yaşamı bir kelime ile özetlemek istersek herhâlde bu kelime “iletişim” olurdu. İletişim, dolayısıyla sosyal yaşam, varoluşumuzun temel öğelerindendir. Ancak bu önemli konuyu burada ayrıntılı olarak ele almayacağız. ”İletişim Çalışmaları ve Empati” adlı kitapta, dünyada ve ülkemizde iletişim konusu çeşitli boyutlarıyla tartışılmıştır. Bu alanda pek çok yazarın, örneğin Doğan Cüceloğlu’nun önemli eserleri var.

Sosyal psikolojide çeşitli rol tanımları var. Bunlardan birkaçı; rol, bir konuma bağlı kurallar ve davranışlar takımıdır. Belirli rolleri sergilememize yol açan şey, zihnimizdeki rol şemalarıdır.

Rol şeması, mevcut normlara ilişkin olarak bilgilerimizi düzenleyip örgütleyen bir bilişsel yapıdır. Bir başka tanıma göre rol, örgütlü sosyal bir yapı içinde bireyin bulunduğu pozisyonu, bu pozisyonla ilgili sorumlulukları, ayrıcalıkları ve diğer pozisyonlardaki insanlarla etkileşimi yönlendiren kuralları gösterir.

Görseller: 1, 2, 3

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here