Uykuların Doğusu, Hasan Ali Toptaş’ın 2005 yılında yayımlanan romanının adıdır. Roman, Toptaş’a 2006 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandırmıştır.

Uykuların Doğusu adlı roman post-modern anlayışın hâkim olduğu türde gerçeklik kavramının da tezahürünü sık sık dil oyunlarıyla okuyucuya aktarır. Roman; dili, anlatım biçimi ve tekniği içinde sakladığı öyküleri romanın baştan sona içinden kurtulamadığı uykulu hali ve hikâyenin içinde hikâyenin yazılması gibi ögeleri ile üzerlerinde ayrı ayrı durulması gereken niteliklere sahiptir. İç içe geçen hikâyeler olarak örneklendirilebilecek olan Radyo Memuru olan adam ile Cebrail Dede’nin şehir hayatında yok oluşu ve benzer yaşamlardan geçmesi hikâye adacıklarının kesişen ortak noktaların da gelgiti ile kendini tamamlamasıyla bütünlük oluşturur.

Kimi zaman yazarın bizzat olayların merkezinde olduğu bugünü, kimi zaman ise bambaşka hikâyelerin art arda ele alındığı geçmişe dönük anlatımı ele alan roman, klasik olay örgüsünden ziyade sondan başa doğru gelen ve okuyucuyu birden fazla olaya tanık etme fırsatı sunan bir kurguya sahiptir. Post-modernizmin olanaklarından üst kurmaca tekniğine başvuran yazar, hikâye yazma anlarına ve hikâyenin akışına birtakım müdahalelerle bunu gerçekleştiriyor. Başta şu anı anlattığını ve yazmaya çalıştığı hikâyenin metnin sadece bir kısmını oluşturduğunu düşündürten daha sonra kitabın kendisinin zaten bu hikâyeden oluştuğu gösteren Post-modern edebiyatın fazlaca kullandığı bu yöntem Toptaş romanında da okuyucu üst kurmaca tekniği adı altında karşılıyor. Yalnız Hasan Ali Toptaş farklı olarak yazma anını da işin içine katıyor. Hem de bölüm aralarından değil akıp giden hikâyenin ortasında birer ikişer cümle arayla yapıyor. Okumayı zorlaştıran bu teknik zihinde iki farklı zaman algısı oluşturmanın yanı sıra bu gerçeklik düzlem ile düşsel zaman arasında okuyucudan mekik dokuması isteniyor. Anlattığı hikâyede çok geriye giden Toptaş, kitabın sonuna geldiğinde bir fark daha yaratıyor. İç metin onda öyle değişken bir biçime dönüşüyor ki ana karakterin belirli bir kişi olduğu düşünülürken bir anda bir başka kahramanın yalnızca geçiş karakteri olduğu saptanıyor. Çağdaş masal diyebileceğimiz yine masalsı üsluba sahip olan dairesel bir zamanda devinen roman, insanın sebepsiz karanlığını böyle derinden yansıtmaya da kendini özgün bir yere taşıyor.

Hikâyelerin ilkinde elinde atama emriyle taşrada radyoevine geldiği halde amirleri tarafından kendisine iş verilmeyen radyo memuru anlatılır. Okuyucuya insanlığın temel arayışlarından biri olan benlik arayışı romanın ikinci hikâyesinde ana karakter olan Cebrail Dede üzerinden anlatılır. O da iş bulmak ve zengin olmak hayaliyle köyden şehre gitmeye karar verir. Bu yıkım hikâyesinde önce hikâyenin sonu sezdiriliyor. Şehirde kendini kaybeden Cebrail Dede okuyucuya hemen radyo memuru karakterini anımsattırır. Romanda anlatıcı yazarın bizzat kendisidir. Fakat bu anlatıcıyı farklı bir bakış açısı ile ele almak gerekirse her şeyi sezen, tüm karakterlerin iç dünyasında bir gölge gibi gezinen o’dur. Yaratılan karakterlerin kaderini tayin eden anlatıcı, onları geçmişlerine götürerek romanın ortaya çıkış sürecine okuyucunun tanıklık etmesine imkân sağlar. Hemen hemen her cümlede yazarın sesini duymamızı sağlayan iç monolog tekniği de, içe dönük kahramanların bilinmeyen yönlerini ele almak için kullanılır. İç monolog romanın geneline hâkim bir tekniktir. Bu teknik konuşma diliyle sessiz bir biçimde alttan alta hikâye ile akar. Roman gerçek hayatı ele almasına rağmen kullandığı dil itibariyle bilim-kurgu eserlerindeki dili anımsatan fantastik kullanımı günlük mevzularla iç içe geçirerek bunu uygular. Kitabı en iyi özetleyen cümle olan ‘’…Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor.’’ İçeriği ve farklı anlatım teknikleriyle okuyucuyu birbirleriyle zincirli hikâyelerde dairesel bir zaman çizen Toptaş bu sözle de tüm taşları yerine oturtuyor.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here