Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
1

Sev Kardeşim’in ”Mesut Ustası”, Neşeli Günler’in ”Kazım Efendisi”, Hababam Sınıfı’nın ”Mahmut Hocası” ve nicesi olmak kolay değildi. Daha bu sene 5 Ocak’ta kaybettik büyük üstadı ve ardından birkaç kuşak birden üzüldük. Bu yazımızda Münir Özkul’un daha çok gençlik yıllarından, tiyatro hayatından bahsedeceğiz ve onun içimize işleyen rolleriyle kendini var eden oyunculuğunun ardındaki ruhunu görmeye çalışacağız.

Çocukluk Yılları

15 Ağustos 1925 yılında, Bakırköy’de deniz gören, üç katlı, eski bir İstanbul evinde doğdu. Mütevazi bir ailenin en küçük çocuğuydu, iki ablası vardı. En küçük ve tek erkek çocuk olmasının biraz şımartılmasına yol açtığını söylemekte büyük usta. Bakırköy Kartaltepe İlkokulu’na gitti. Başarılı bir öğrenciydi. Ailesini, özellikle de annesini çok severdi. Annesi ona hep “paşa oğlum” derdi. Çünkü dedesi paşa, babası askerdi ve kendisinden de hep paşa olması beklenirdi. Bakırköy Ortaokulu’na gitti ve tiyatroya olan merakı da ortaokulda başladı. 1940 yazında tiyatroya olan merakından ailesine bahsetti ve ailesinin tutumu karşısında onları razı edemeyeceğini anlayınca, bir boş vermişlikle beraber alkole başladı. Annesine ”Paşa olamam ama bir demir takarım” diye bir söz verdi. Yani bunun anlamı lise mezunu olmaktı. Sırf bunun için ortaokuldan sonra liseye başladı ama ailesinin karşı çıkmasına rağmen tiyatro hayatı amatör olarak sürdü.

Alkolle Tanışması ve Tiyatro Hayatının Başlangıcı

15 yaşındayken Bakırköy Halkevi’nin repertuarındaki Mahcuplar adlı bir komedide, bir uşak rolünü oynamaya başlamıştı bile. Oyun Ojen Labij’den alınmıştı ve Reşit Baran tarafından adapte edilmişti. Zaman zaman oyunculuk lise hayatının önüne geçiyordu. Bu yüzden lise hayatı pek başarılı değildi, tam 7 senede bitirdi. Birçok lise değiştirdi ve en son yapamayınca babası özel liseye aldı. Aslında durumları o kadar iyi değildi ama babası ne olursa olsun liseyi bitirmesini istiyordu. Böylelikle İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun odu. Üniversitede sanat tarihi ve ardından iktisat bölümüne başladı ama 1947-1948 yıllarında profesyonelliğe geçince ikisini de bitiremedi. Çok kısa bir süre sonra da çok sevdiği annesini kaybetti. Ondan sonraki hayat çizgisinin iniş çıkışlarla dolu olduğunu söylüyor. “Öyle sanıyorum ki aktör olamasaydım hiçbir şey olamazdım.” diyor Münir Özkul. Bunu da çok sıkılgan bir mizacının olmasına bağlıyor. Bu yoldan giderek iki tip insanın oyuncu olabileceği kanısında. “Ya çok sıkılgan tipler, ya da tam manasıyla yırtık olan tipler aktör olabilir.” diyor.

1939-40’larda arkadaşlarının büyük teşvikiyle oyuncu olabileceği konusunda ailesine açılması ve karşı tepkilerle isyankâr olma eğilimi bunun acısını alkolden çıkarmak istemesine sebep oldu. Aynı süreçte ilk sahnelerini gerçekleştiren Münir Özkul, “sahnede babasının evi kadar rahattı” ve bu sebeple gayet başarılı bir başlangıç yaptı. Ancak kendisi o yıllarını “arzuları elinden alınıp istenmeyen bir yönelişe itilmeye çalışılan bir insanın ilk adımları” olarak değerlendiriyor. Liseyi bitirdiği zaman yarı alkolikti. Burada ailesinin bir miktar şımarık büyütmesinin ve tanıdığı imtiyazların da etkisi vardı.

Profesyonelliğe İlk Adımlar

Uzun lise dönemi sonunda 24 yaşına geldi ve annesine verdiği sözü tutmuş oldu. Ancak, şimdi de nasıl profesyonel olacağının bunalımına düştü. Çok sıkılgan bir yapısı vardı, insanlardan çok sıkılırdı. Nasıl gidip de birinden iş isteyecekti? Hiç ona göre bir şey değildi. Bu düşünceler içinde kıvranırken birkaç ay geçti. Sonra bir pazar günü, Miço isminde, Ses Tiyatrosu sahibi ve yönetmeni olan Sami Koray’ın sözcüsü evine gelerek hayatının ilk profesyonel teklifini yaptı. Bunun sonucunda Aşk Köprüsü oyununda Mürüvvet Sim ile birlikte oynadı. 1950’ye kadar Ses Tiyatrosu’nda başarılı bir zaman geçirdi. Daha sonra Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Küçük Sahne isimli tiyatro oyunundan teklif geldi ve kabul etti. Kendisi bunu sanat hayatının en büyük olayı olarak değerlendirdi ve Muhsin Ertuğrul’u tanımasının hayatını değiştirdiğini söyledi. Daha sonra birkaç tiyatro daha değiştirdi ve 1960’ta Bulvar Tiyatrosu’nu kurduysa da başarılı olamadı. Hatta daha sonra Münir Özkul Tiyatrosu’nu da kuracaktı ancak o da dağıldı. 1963’ten sonra sinemayla tiyatroyu beraber götürdü.

Psikolojisi ve Sanatına Etkisi

1965-66 yıllarının inanılmaz acılarla dolu olduğunu söyleyen sanatçı, psikolojik sorunları nedeniyle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi gördü ve sanatına ara vermek zorunda kaldı. Hayatının en karanlık 3-5 yılını geçirdiğini söyledi ve 1968’de kendini toparlamaya başlayınca ilk işi annesi anısına, Generalin Aşkı ve General Çöpçatan piyeslerinde paşa rolü oynamak oldu. Daha sonra Arena Tiyatrosu’na dahil oldu ve birbirinden güzel başarılara imza attı. 1970-79 yılları arasında ise çok sevdiği tiyatro sanatına ara verdi, sinemada ise son derece başarılı yıllar geçirdi. Hatta 1972’de Sev Kardeşim filmiyle Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Erkek Karakter Ödülü’nü aldı. 1979’da tiyatro hayatına döndü ama yine de bu yıllarını, sanat hayatının büyük bir boşluğu olarak saydı ve sanat için hiçbir yaratıcı katkım olmadı dedi.

Bütün yaşamımda sevgi var. O olmadığı zaman ben bir hiçim. Buna kesin inanıyorum. Hayatımın bazı devrelerinde yeteneğimin silikleştiğini, kişiliğimin dalgalandığını ve karanlık günler geçirdiğimi biliyorum. Bu mutsuz günlerimin verdiği büyük acıyı anımsamak bile istemiyorum. İnsan ruhuna ait her şeye, büyük bir tecessüs açlığı duyuyorum. Kadının önemi çok büyük yaşantımda. Sanatımda o kadın olmayınca sıçramak, bir şeyler yapmak gelmiyor içimden. O kadın olunca, her şeyi, evet her şeyi o kadın için yapıyorum. Beni izleyen bir çift göz için, bir şeyler yapmayı isteyen bir çift göz için yapıyorum her şeyi. Bu bir çift göz tümüyle gerçek olmasa bile, çoğunu ben düşlesem bile. Başka bir deyişle; kendi gerçeğimi kendim yaratıyorum. Neye inanmak istiyorsam onu gerçek biliyorum. Hayatta da oyunda da yalnızca duygularımın peşinden koştum. Duygularım beni, bazen benden ötelere götürürdü. Sanat hep içimdeydi. 11 sefer akıl hastanesine girip çıktım. Şimdilerde kendimi buldum sanıyorum.” demiş üstat. Duygu durumuyla sanatı arasında birbirinden ayrılamayacak bir bağ var.

Hayranlıkları ve Hobileri

Oğluna Sait Ferdi ismini verdi. Sait’i, Sait Faik’ten; Ferdi ise Ferdi Tayfur’dan geliyordu. Çocuğunun adını koymadan önce her iki isimden rızalarını almıştı. Ferdi Tayfur ilk ve en büyük özdeşlik kurduğu sanatçıydı. Kişiliğinde onun etkilerini taşıdığını söylüyor. Bir diğer hayran olduğu isim ise tiyatroya ve oyunculuğa yön veren Konstantin Stanislavski’ydi. Hobileri arasında ise antika merakı yer alıyor. Bakır ve kilime merakı varmış. Eski kitaplara ve Eski Türk ressamlarının tablolarına ilgiliymiş. Avrupa futbol maçlarını televizyondan izlemeyi ve siyaseti içinden geldiği gibi değerlendirmeyi severmiş. Bülent Ecevit’e ise özel bir sevgisi varmış çünkü sanatçı ruhlu olması hoşuna gidiyormuş. Müzikle pek alakam yoktur demiş ama iyi bir dinleyici olduğunu da eklemiş. Şiir konusunda ise şöyle diyor: “Çok büyük olay şiir. Ben çok severim. Bazen kısacık iki satır bütün yaşamımı etkiler. Bazen de uzun süre düşündürür, duygulandırır.”

Büyük üstadın ruhunu anlatmak istediğimiz bu yazıyı, hayat ve mutluluk üstüne söylediği güzel cümleleriyle bitirmek istiyoruz.

“Sevmeyi Seviyorum…”

“Bütün yaşamım boyu uğraştığım halde, mutluluğun tarifini yapamıyorum. O kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel, fakat benim çok kısa yaşadığı bir olay. Öyle sanıyorum ki, genelde, galiba ben mutlu bir insanım demem gerekiyor. Sanmıyorum bile fakat, belki uzun süre mutluluk vardır. Bilmiyorum, her zaman mutlu olunur sanmıyorum.

Ben, hayatı henüz anlayamadım. Yaşamayı ve sevmeyi çok seviyorum. Ne gariptir ki, yüzmeyi, her yıl öğrenir, öteki yıla kadar unuturum, bu bir gerçek ama yine de, hayat bana sevme gücünü verdiği için onu çok güzel buluyorum. Bir şeyi sevmeyi seviyorum. Bana göre, yaşamak insana sevebilme gücü ve yeteneği veriyor. Sevgi bence anlatamayacağım kadar yoğun bir ilgi, bir kavram. Ben onun her şeyi ile ilgiliyim. Sevgiyle yaşamayı seviyorum. İşte o zaman sanat yapacak gücüm, hem de büyük bir gücüm oluyor…”

 

Kaynak: Özgentürk, Nebil, Unutulmayanlar (İstanbul: Alfa Basım Yayım, 2004)

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here