Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
212

Bazı ülkeler de kadınlar göreve çağrılır. Onlardan en az üç çocuk istenir. Doğum kontrol yöntemleri “dış güçler”in ülkeyi “kısırlaştırmak” için hazırladıkları “sinsi” planın bir parçası olarak gösterilir. Çünkü üremek nihayetinde politik bir araçtır. Annelik ise biyolojik bir mesele olmanın sınırlarını çoktandır aşan “millî” bir meseleden başka bir şey değildir.

The Handmaid’s Tale’in 11. bölümü seyirciye sinematik bir mucize eşliğinde çarpıcı bir “kurtuluş” hikâyesi sunmanın yanında yine uzun süre kafasını meşgul edecek sorular yöneltiyor. Ve yine bölümü hakkıyla anlamanın yolu da bu sorulara verdiğimiz cevaplarda yatıyor.

Deneyimli akademisyen Yuval-Navis bir makalesinde tüm milletlerin “aile” kavramı üzerine inşa edildiğini ve üremenin politik bir mesele olduğunu belirtirken evrensel bir gerçekliğe parmak basıyordu. “İçgüdüsel” bir kaynaktan köken almış annelik kavramının artık “hormonal” bir mesele olmadığını vurgulayan bir gerçeklik. Çünkü ulusların inşası tek bir seferde gerçekleşmez ve bu nedenle de annelik ulus devletlerce “doğal olarak millî” bir mesele olarak kabul edilir. Ve milliyetçi siyaset yürüten her kurum da “aile siyaseti”ni “kadın siyaseti”nin önüne koyar, şaşırtıcı olmayan bir şekilde anneliğin reddini “millî bir sabotaj” olarak niteler. Bu noktada bireyler olarak kabullenmemiz gerekenin annelik ve geniş anlamda üremenin toplum düzeyinde ele alınması gereken bir mesele olduğudur. Bu bakış açısıyla alınacak bir tavır bu en kibar deyimle “muhafazakar” politikalara karşı bir kazanım elde edilmesini sağlayabilir.

Tam da bu anda cevap verilmesi gerek çok önemli bir soru oluşuyor: Kadınlar anne olarak yüceltilmeyi memnuniyetle karşılamalı mı? The Handmaid’s Tale’in Gilead’ı bu sorunun cevabını açık bir şekilde bize veriyor aslında. Bir birey olarak nitelendirilmenin çok ötesinde “iki ayaklı rahimler” olarak konumlandırılan kadının yeri, patriyarkanın çarklarına hapsolmuş başka “kabullenmiş” kadınlar tarafından sağlamlaştırılıyor. Bu anlayışın dört dörtlük bir portresini oluşturan Serena üzerinden kadınların kimliklerini annelik üzerinden tanımlamalarının yaratacağı sonuçları açıkça görebiliyoruz. Bu patolojik sürece karşı çıkmak bir yana  “yeniden dolaşıma sokmak” için elinden geleni yapan bir hemcinsin kadınların geleceğinde yaratacağı bu muazzam kabus atmosferi meseleyi netleştiriyor.

Profesör Josephine Donovan da bize sosyolojik bir çıkarım yaparken Gilead’ın dinamiklerini – ve doğrudan muhtemel geleceğimizi- özetliyor aslında: “Erkek merkezli bir toplumda kadınlar, yerine getirdikleri işlevlerle tanımlanırlar: Üreme.”  The Handmaid’s Tale’in en baştan beri bize gösterdiği gerçek de bu bağlamda önem kazanıyor. Kadınlara annelik üzerinden değer biçen bir kurgu, son noktada kaçınılmaz olarak kadınları değersizleştirecektir. Başta June olmak üzere sayısız Damızlık “kim oldukları” üzerinden değil “ne işe yaradıkları” üzerinden değerlendirilerek kapatıldıkları bu hapishanenin ciddiyetini anlamamızda dizinin sıkça başvurduğu “flashback”ler işte bu nedenle bu kadar değerli.

The Handmaid’s Tale, 2. sezonunda yer yer dozunu artırıp azaltarak daima taze tuttuğu annelik kavramı üzerinden bu sorgulamaya gitmemizi gerekli kılıyor. Gilead’dan veya bizi bekleyen olası başka bir gelecekten kurtuluşun anahtarı temelsiz bir isyanda yatmıyor. Kemikleşmiş olarak nitelendirilen ve “norm”lara tapan bir zihniyetin dinamiklerini kökünden silkelemenin gerekliliğini bize anlatıyor. June’un küçük bireysel isyanlarının veya planlanmış bir bombalamanın da ötesinde karanlıktan kurtulmanın gerçek bir reçetesini sunuyor bize. Anneliğin içeriğini sorgulamanın gerekliliğini, onu kutsal bir mertebe olarak atfetmenin gizli bir patriyarkal ateşe körükle gitmekten başka bir şey olmadığı ve ancak bu meseleler halledilirse toplumsal cinsiyete dair meselelerin gerçek anlamda değiştirebileceğini söylüyor.

Genel çerçeveden bir adım geriye gittiğimizde de dizi bu sorunlu dinamiği sorgulatan başka kapılar da açıyor bize bu bölümüyle. June ve aktivist jinekolog annesinin doğum süreci ve bir doğumun nasıl olması gerektiği üzerine tartışmaları aslında yine bireysellikten el birliğiyle uzaklaştırılmış annelik “müessesi”nin bir başka dikkat çekici noktasına işaret ediyor. June’un bu tartışmada yer aldığı taraf ise günümüz dünyasında hamilelerin sürüklendiği noktanın ete kemiğe bürünen bir yansımasını oluşturuyor. Devletler el birliğiyle hamileleri korkuyla manipüle ederek, onların bu kişisel alanları hakkında en doğru kararı verecek merciinin kendisi olduğuna ikna ediyor. Yarattığı normun dışına çıkan kadınları dışlayan bir düzenekten bahsediyoruz.

The Handmaid’s Tale’in bu bölümü şu ana kadar aktardığımız heternormativite-annelik-kadınlık ekseninde sorgulatmalara ev sahipliği yaparken bir yandan da epik bir hayatta kalma hikâyesi sunuyor. Bu süreci şiirsel bir monolog ve sözsüz bir oyunculukla devleştiren Elisabeth Moss’un performansı ayakta alkışlanmanın da ötesine geçiyor. Bölümün yönetmeninin tercih ettiği kurgusal yeniden yerleştirmeler ve alışılageldik gözlere bayram The Handmaid’s Tale sinematografisi ile birleşince gerilimin doruklara ulaştığı bir bölümle dizi sezonun zirvesine tırmanıyor.

Günün sonunda The Handmaid’s Tale’i bu kadar özel yapan esansın formülü var elimizde aslında; derinlikli meseleleri seyircisine sorgulatırken cam ekranın zincirlerini takılmadan sürükleyici bir yolculuğun var olabileceğini her geçen gün bir kez daha kanıtlaması.

“Bu öyküyü sana anlattığımdan, varoluşunu da kararlaştırıyorum. Anlatıyorum, öyleyse varsın.”

Hikâyelerin gücüne inananlara selam olsun!

Yeniden görüşünceye dek, Tanrı meyvenizi kutsasın!

Kaynak: 1

***Önceki bölümlerin ayrıntılı incelemelerine ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli!***

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
212

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here