“Bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan tahtaya kalkacaktı.”

(Ece Ayhan – 128 Nilgün Marmara)

Bu başlığın nereden geldiğini düşünenler olacaktır muhakkak. Nilgün Marmara, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Filolojisi’nde okuduğu yıllarda derslere girmez, bahçeye bakan demirden merdivenin basamaklarında sessiz sedasız otururmuş. Bir süre sonra bu merdiven “Umutsuzlar Merdiveni” olarak anılır olmuş.

Kısaca hayatının görülür yerlerinden bahsedeyim. Balkan göçmeni ailenin iki kızından biriydi Nilgün. 1958’de Kadıköy, Moda’da doğdu. Liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Sonrasında çeşitli sebepler yüzünden (siyasi sebeplerin ağırlıklı olduğu düşünülüyor) bu bölüme devam etmeyip tekrar sınava girdi ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dil ve Edebiyatı bölümünü kazandı.

Nilgün Marmara’yı anlayabilmek için şu detaya inmemiz gerekiyor; üniversitedeki tez konusu olan Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi (Yazıldıktan 20 yıl sonra Dost Körpe tarafından türkçeleştirildi ve Everest Yayınları tarafından yayımlandı.) Bu noktada biraz da Sylvia Plath üzerine konuşmanın faydası var. Plath, otobiyografik romanı Sırça Fanus‘u yazdıktan bir ay sonra intihar etmişti. Sosyal ilişkileri olmayan, manik depresif, intihara meyilli bir şairdi. Kişisel kanaatim, bir intiharın en büyük sebebi içinde yaşanılan toplumdur. Yoksunluğu ya da “bozuk” varlığı, zaten ölümü düşünen bir birey için yeterlidir. Nitekim, Plath için de bu durum geçerliydi. Çok sevdiği önemli İngiliz şair Ted Hughes ile tanışıp evlendi. Bu evlilik psikolojik problemleri için bir çözüm olmadı. Doğan iki çocuğu da öyle. Kendisini kocası ile kıyaslayarak başarısız olduğunu düşünmeye başladı ve bu durum hastalığını tetikledi. Sonrasında kocasının bir başka şair olan Assia Wewill ile olan ilişkisini de öğrendiğinde bütün ipler koptu ve çocukları ile beraber, Londra’da intihar eden bir başka şair William Butfer Yeats’ın evine taşınarak, çocuklarının baş ucuna kurabiye ve süt bırakıp kapılarını sıkıca bantladıktan sonra burada hayatına son verdi.

Tezinde şu cümleler dikkat çekmişti: “Plath’ın narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir. Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur.”

Şair, tezini yazdıkça etkileniyor, yazdıkları adeta onu içine çekiyordu. Belki de yaşadığı ruhsal sorunları ya da bastırmaya çalıştığı düşüncelerini görüyordu Sylvia’nın hayatında. Zaten kendisinde de manik depresyon rahatsızlığı vardı.

12 Eylül 1980 Darbesi sonrası, Marmara ve arkadaşlarının üniversitenin salonunda yaptıkları edebiyat, şiir sohbetleri sona erince yerini gizli ev buluşmaları almıştı. Bohem, içine kapanık bir havası vardı o sıralar Marmara’nın. Bu dönem aynı zamanda şiir yazmaya başladığı dönemdi.

“Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer…”

Şiir anlayışı hakkında ne yazık ki bilgi edinebileceğimiz neredeyse hiçbir şey yok. Sadece, Gülseli İnal ve Ece Ayhan’ın birkaç cümlesi var. Ece Ayhan, “Marmara’nın şiirini anlayabilmenin anahtarı yaşadıklarında gizlidir.” diyor. Yani önce yaşantısını anlamamız gerekiyor. Gülseli İnal ise, kişisel notlarından yola çıkılarak şiir anlayışı hakkında fikir sahibi olunabileceğini söylüyor. Her ikisinin ortak noktası ise bu arayışın sonunun, içe dönük ve üstü kapalı yazılara çıkacağıdır.

Sonrasında Endüstri Mühendisi Kağan Önal ile evlendi. Kızıltoprak’taki evleri şairlerin uğrak yeriydi artık. Ece Ayhan, Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, küçük İskender, Lale Müldür bu isimlerden sadece bazılarıdır.

Söylenilenlere göre Marmara, bu buluşmalarda caz gırtlağı sesiyle şarkılar söylermiş. Cemal Süreya bu sebepten ona “Çılgın Zelda” dermiş. (Zelda, Amerikalı yazar F.Scott Fitzgerald’ın karısı.)

Eşinin işi sebebiyle bir süre Libya’da yaşadı. Libya’daki baskılı yaşantı, zaten psikolojik rahatsızlıkları olan şairi iyice kötü hale getirdi ve Türkiye’ye döndüler. Marmara’nın psikolojisi gittikçe kötüleşiyordu. Görüştüğü psikiyatrlar yazmaya ara vermesini söyledi defalarca. Fakat o dinlemedi.

Sonunda dayanamadı ve Sylvia’nın yaşına gelemeden, 29 yaşında hayatından vazgeçti. Nasıl barındırdıysa o kadar acıyı ve kendi içinde biriktirdiği hüzün tortusunu, hiç göstermemiş çevresine. Belki biraz, ama fazlası kesinlikle değil.

“Nilgün ölmüş. Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik, hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel; ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım, otuzuna değmemişti daha. Ece ile Gergedan için yaptığımız aylık söyleşide ondan şöyle söz ettim: “Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememişim; bugün ortaya çıkıyor.”” (Cemal Süreya- Günler)

Haydar Ergülen, Dünyayla yaralı: Nilgün Marmara yazısında şöyle söylemiştir: “İçine kanatlandığı günün ertesinde Nilgün’le Kağan’a gidecektim. Nilgün, Kağan diye yazıyor. Çok yalnızdım ve başka yalnızlar gibi, başka yalnızlarla birlikte sık sık Kızıltoprak’taki eve gidiyordum ben de. O yalnızların başında elbette Ece Ayhan gelir. Cemal Süreya gelir, birbirinden iki yalnız gelir. İlhan Berk, Tomris Uyar, Tevfik Akdağ’ı da görmüşümdür orada. Sonra Nilgün’ün arkadaşları gelir, öyleyse şimdi onlara ‘Nilgün yalnızları’ ya da ‘Nilgün’ün yalnız bıraktıkları’ demek gerekir: Gülseli İnal, Ahmet Soysal, Lale Müldür, Seyhan Erözçelik, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, ben, bazen Akif Kurtuluş, Mustafa Irgat, Boğaziçi’nden Cemal. Şimdi edebiyat yapıp Boğaziçi Üniversitesi’nde Nilgün’ün oturduğu Umutsuzlar Merdiveni’nden mülhem Yalnızlar Merdiveni’ne sıralanırdık demek mümkün, ama yeri değil, hem de öyle değil.”

Nilgün Marmara sadece bir şair değil; bugün elimizden düşürmediğimiz, derdimizi, hüznümüzü bulduğumuz nice şairin bir nevi kapı komşusu, dert ortağıydı.

Yazımı bir başka şair Ece Ayhan’ın, Nilgün Marmara için yazdığı şiirden bir kesit ile sonlandırıyorum.

“Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.”

Bir de naçizane bir seslendirme iliştiriyorum buraya. İyi dinlemeler.

Şiir: Yalnızlık
Fon: Satie: 6 Gnossiennes: IV. No. 4

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here