12 Ocak 1876 yılında doğan ünlü Amerikalı yazar Jack London’ı, edebiyata yaptığı önemli katkıların yanı sıra en çok da insancıl özellikleri ile tanırız. Oldukça fakir bir ailede büyümüş olan London, hayatı boyunca pek çok işte çalıştı. Öylesine fakir bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmişti ki yazar yıllar sonra bu durumla alakalı, “Ben çocukluk nedir bilmedim.”  demiştir. London birçok fabrikada ve gemide işçilik yapıp hayatını idame ettirdi. Böylesine yoksulluklar içerisinde hayatta kalmayı başarmış olan Jack London’ı çağdaşlarından ve özellikle de diğer Amerikalı yazarlardan ayıran şey ise; kitaplarında emek, özgürlük, işçi sınıfının hakları gibi önemli konulara değinmiş olmasıdır.

İlgili resim

Jack London, 1900’lü yılların başında İngiltere’de üretimin bol olduğu, liberalizmin parladığı dönemde finansın kalbinin attığı şehir Londra’ya gitmiş ve orada işçi olarak çalışmıştır. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak anılan görkemli ülke İngiltere’nin başkentinden, işçi sınıfının durumunu en gerçekçi haliyle okuyucuya yansıtmıştır. London kitabını yazabilmek için, işçi sınıfının durumunu sadece gidip gözlemlemekle kalmamış, o zor şartlar altında bir İngiliz işçisi gibi davranmış, hiçbir zorunluluğu olmadan aylarca çalışmış, insanların yaşadığı şartları deneyimlemiş ve manzara manzara okuyucuya aktarmıştır. Kitap edebi dünya açısından önemli olduğu kadar dönemin sosyolojik/politik durumunu yansıtması açısından da oldukça kayda değerdir. Jack London, “Uçurum İnsanları” isimli kitabında, Endüstri Devrimi ile gelişimini sağlayan İngiltere’nin ve yine bu dönemde ortaya çıkmış olan liberalizmin riyakarlığını göstererek sıkı bir eleştiri gerçekleştirmiştir.

İngiltere’de gelişen Endüstri Devrimi’nin ardından burjuvazinin işbirliği ile ortaya çıkan liberalizmi ve buna tepki olarak doğan işçi sınıfı isyanlarını tarihi ya da siyasi kitaplardan öğrenebilirsiniz. Ancak dönemin duygusunu, insanların çektiği müthiş acıları, sömürülmenin, hayatta kalmaya çalışmanın ne demek olduğunu bu kitap sayesinde deneyimleyebilirsiniz.

“İstediğim şey Doğu Yakası’na dalmak, olup biteni kendi gözlerimle görmek. Bu insanların nasıl yaşadıklarını, niçin orada yaşadıklarını ve ne için yaşadıklarını öğrenmek istiyorum. Kısacası, ben kendim de orada yaşayacağım.” diyen Jack London, o dönemde Londra’nın getto bölgesi olarak sayılan, fakirlik ile boğuşan insanların bulunduğu Doğu Yakası’na gider. Orada çalışma şartlarının zorluğunu gözlemler. Kadın, erkek, genç, yaşlı herkes bulduğu her işte çalışmaktadır. Ancak gün boyu -genelde 8 saatten daha fazla- çalışan işçiler, ne yatacak bir yer bulabilirler ne de günlük besin ihtiyaçlarının üçte birini karşılayabilirler. Kalacak bir yer kiralamak ise resmen hayaldir. Bir günde çalıştıklarından kazandıkları yevmiye, kahvaltı yapmaya ya da 3 kg. süt almaya dahi yetmez. Yatacak yer bulamayan, kahvaltılarını ise sadece sudan oluşan çay ile yapan bu insanlar, bu kez de şanslarını, işçilerin toplu olarak sıkış tepiş bir halde kaldıkları Düşkünler Evi’nden yana kullanırlar. Ancak Düşkünler Evi, işçi sayısının çokluğundan inanılmaz derecede kalabalıktır ve genellikle, o gece sıra az olmazsa ya da hasbelkader bir yer boşalmazsa, geceyi sokakta geçirmek durumunda kalırlar. Makine çarklarının dişlisi olarak görülen insana bu kez sokaklarda da yer yoktur. Banklarda yatmaya çalışan işçileri bütün bu olanlar yetmiyormuş gibi bir de bedava olan banktan da mahrum bırakacak olan polis memurları rahatsız eder.

“Eti kanı çekilmiş altmış, yetmiş, seksen yaşındaki ihtiyarlar için şafak
vaktini hiç dinlenemeden karşılamak, bütün gün bir lokma kuru ekmek
arayarak dolaşmak, sonra gecenin tekrar insafsızca çökmesi ve beş gün beş
gece aynı şeyi yaşamak… Ah sevgili, yumuşak, karnı tok sırtı pek insanlar,
bunu nasıl anlayacaksınız ki?”

Jack London’ın anlattığına göre bu insanlar çalışma sistemlerinin öylesine kölesi olmuşlardır ki, değil düşünmek ya da sorgulamak, intihar etmeyi tasarlamak bile onlar için imkansızdır. Onların tek derdi, o günün sabahını nasıl edecekleridir.

“İnsan, Uçurum’un koskoca bir insan öldürme makinesi
olduğu sonucuna varıyor.”

Kitapta, işçilerin dramlarına dair hiçbir küçük ayrıntı es geçilmemiş. Kitabı okudukça bulunduğunuz ortama şükredecek ve kafanızda oluşmuş olan fakirlik algısını yeniden gözden geçireceksiniz.

London’ın ve bu kitabı okuyan diğer herkesin kafasını kurcalayan bir şey vardır: Ekonominin merkezi, emperyalizmi ilke edinmiş olan zengin ve aynı zamanda demokrasinin beşiği İngiltere niçin kendi halkının sorunlarına eğilmemişti? İşin ilginç tarafı ise, İngiltere’nin tarih boyunca demokratikleşme yolunda attığı adımlar diğer ülkelere her daim örnek olmuştu. Parlamentoda, Lordlar Kamarası’nın yanında kendine yer bulan Avam Kamarası’nın sözde ortaya çıkış amacı, olabildiğince, soylu olmayan halkı temsil etmek değil miydi? O halde niçin bu iddia ile ortaya çıkmış olan demokratikleşme hareketleri, İngiliz halkının yararına olmamıştır? İşin gerçeği ise o yıllarda, feodal toprak sahibi soylu beylerin yerini, moden Avrupa’da asil olmayan ama ekonomik özgürlüğü bulunan burjuva dediğimiz kesim almıştır. Bütün bu mücadele yalnızca ve yalnızca bu iki kesim, soylu/burjuva arasındaki kavganın bir özetidir. Bu kavgada ise, halkın ya da fakirin payına görüldüğü gibi hiçbir şey düşmemiştir.

“En çarpıcı şey, insanların tümünün sergilediği merhametsizlikti.”

Jack London’a dair en ibret alınası ve takdir edilesi olan şey ise, onun sosyalizmden ya da işçi sınıfının haklarından bahsederken, kuru kuru sadece kuramlardan konuşmamış olmasıdır. O bu görüşleri bizzat yaşayarak, deneyimleyerek, fakirliğin, açlığın, hastalığın ve ölümün pençesiyle diğer işçilerle beraber savaşarak benimsemiştir.

jack london ile ilgili görsel sonucu

Jack London’nın büyük bir ödün vererek Londra’ya gidip oradaki insanlarla aynı şartları yaşayıp empati yapmasının yanı sıra, onun diğer takdir edilesi özelliklerinden biri de; oldukça çalışkan ve okumaya düşkün bir insan olmasıdır. Çocukluk dönemini fakirlik içerisinde geçirmiş olan London, bir çiftlikte çalışmış ve aynı zamanda da eğitimini tamamlamıştır. Yaşadığı yerdeki kütüphane görevlisi ile de ahbap olan London, kütüphane görevlisinin ona verdiği kitapları okumuş, bu sayede ise bilinçsel düzeyde gelişimini de sağlamıştır. O yıllarda Madam Bovary ve Anna Karenina’yı okumak onun için en güzel şeylerden biriydi.

8 yaşından beri çeşitli işlerde çalışmış olan London, ancak 19 yaşında liseye başlayabildi. O koşullarda okumak istemesi bile mucizeydi. Aynı senelerde artık daha felsefi kitaplar okumaya ve düşünceleri de oturmaya başladı. İlk yazısı 1898 yılında yayımlandı. Daha sonra bu yazı yazma serüveninin devamı geldi, yazdığı tüm yazılar dergilerde yayımlandı. Bu yazılarını London, çok sonraları bir kitap haline getirmişti.

Zaten kendi hayatı başlı başına bir mücadele örneği olan bu fakir Amerikalı çocuk, yazdığı klasik kitaplar ile Dünya edebiyatında efsaneler arasına girdi. Martin Eden, Vahşetin Çağrısı, Demir Ökçe, Beyaz Diş, Ay Vadisi, Ademden Önce gibi sayısız başyapıt ile hala bütün dünyada okunmakta.

Jack London: Mücadelenin bir diğer adı. Fakirlik ile, engeller ile, yokluk ile… Bu çalışkan ve hırslı yazarın anlattığı birçok hikaye var, hepsi ise birbirinden derin, birbirinden anlamlı. Biz okuyuculara ise onu okumak ve anlamak düşüyor.

jack london ile ilgili görsel sonucu

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here