Afgan asıllı yazar Halit Hüseyni (Khaled Hosseini) şimdilerde karısı ve iki çocuğuyla beraber Kuzey Kaliforniya’da yaşıyor. Yakın zamanda da 2013 yılından beri hayranlarının beklediği geri dönüşü yapacağı söyleniyor. Peki Halit Hüseyni Kabil’den çıkıp buralara kadar nasıl geldi? Nasıl bu kadar sevildi? Yazarımızın hayatını biraz inceleyelim.

Halit Hüseyni, Afganistan’ın Kabil başkentinde doğmuş. Diplomat bir baba ve öğretmen bir anne büyütmüş onu. Babası Afganistan Dış İşleri Bakanlığı’nda çalışırken, elçilik görevi için İran’a yerleşmişler. İran’ın Tahran şehrindeki hayatlarını, kardeşinin doğumu için yarıda bırakıp kısa süreliğine Afganistan’a dönmüşler. Ancak döndükleri Kabil şehrinde hiç beklemedikleri bir şey yaşanmış ve yazarımızın belki de yazar olmasına yol açan tüm o sürüklenen hayatı bu noktada başlamış. Kabil şehrine gelmelerinden daha birkaç ay geçmeden 40 yıllık Afgan liderliği darbeyle düşürülmüş.

Ülkedeki karışıklık ve Sovyetler’in baskıcı tutumu yüzünden üç yıl sonra Paris’e yerleşmişler. Sürekli devam eden yurt arayışı içinde olma durumları dört yıl sonra ABD’den aldıkları sığınma hakkıyla son bulmuş. Öğrenim hayatını da burada geçiren Halit Hüseyni, tıp fakültesinden mezun olmuş. Doktorluk mesleğini de ilk kitabı Uçurtma Avcısı’nın çıkışından iki yıl sonraya kadar icra etmiş.

Hüseyni şu anda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde iyi niyet elçisi olarak mültecilere yardım ediyor ve kitaplarında da onlara değiniyor.

Uçurtma Avcısı (The Kite Runner – 2003)
“Senin için, bin tane olsa yakalarım.”

Yazarların yayınlanan ilk kitapları bize o yazarın yazma sürecine nasıl başladığının bir ipucudur. Eğer çok dikkatli bakarsak ne düşündüklerini, nasıl bir süreçte yazdıklarını hatta onları yazmaya itenin ne olduğunu görebiliriz.

Uçurtma Avcısı kitabının arka kapağında şunlar yazıyor:

“Emir ve Hasan, Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk… Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir’le Hasan’ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkarının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır.” 

Görüldüğü gibi yazar kitapta etnik köken farklılıklarına, yaşam standartlarına ve buna rağmen oluşan dostluğun iyi ve vahşi yönlerine değinmek istemiş. Ayrıca yıkılan bir devlet, saygı duyulan bir baba, göçlerle sürüklenen bir hayat da yazarın kitabını oluştururken kendi yaşamından kattığı olgular olarak düşünülebilir.

Kitabın 2007’de gösterime giren ABD’li yapımcı Marc Forster tarafından çekilen bir filmi vardır.

Ayrıca önemli bir nokta da şu ki; 2003’de yayınlanan Uçurtma Avcısı kitabı bir Afgan tarafından İngilizce yazılmış ilk roman özelliği taşımaktadır.

“Lütfen bizi rahat bırak, Ağa” dedi Hasan, düz bir sesle. Assef’e ‘Ağa’ demişti; kısacık bir an, toplumsal sıralamadaki yerini beynine böylesine kazıyarak, onu bir an olsun aklından çıkarmayacak biçimde özümseyerek yaşamanın nasıl bir şey olduğunu merak ettim.”
Bin Muhteşem Güneş (A Thousand Splendid Suns – 2007)

Yazarın ikinci kitabı ilki kadar ses getirmese de konusundaki gerçek yaşama dokunuş, toplumun kötü yanlarını vahşi bir şekilde gösterme ve acı olayları okuyucuya geçirme konusunda ilki kadar başarılı.

“Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan’ın Khaled Hosseini’de yaşadığı gibi…”

Arka kapakta belirtiği üzere yazar yine kendi topraklarından bize sesleniyor. Bu kez kahramanların kadın oluşu ve ayrı ayrı sürdükleri yaşamlarının bir noktada kesişmesini anlatıyor. Doğumu itibariyle hayatın onu kötü bir insan kalıbına soktuğu ama aslında öyle olmayan Meryem, statüsü sebebiyle iyi ve saygın gözüyle bakılan ama aslında öyle olmayan Raşit ve çocukluk aşkıyla beraber, ailesini, sevgisini, umudunu kaybeden Leyla’nın birleşen hikayelerini okuyoruz. Bir yanda ise geride bırakılan, geçmişin temsili Tarık var.

“Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir.”
Ve Dağlar Yankılandı (And the Mountains Echoed – 2013)

“Küçük Peri için ağabeyi Abdullah, ağabeyden çok öte. On yaşındaki Abdullah’a sorsanız Peri, her şey demek. Köylerinden Kabil’e varmak için çıktıkları yolculuğun sonunda aileyi yürek parçalayıcı bir son bekliyor. Fakat aslında bu bir son değil… Kardeşlerin başlarına gelenler -yakın ya da uzak- ilişki kurdukları tüm insanların hayatlarında nesiller boyu yankılanacak…” 

Arka kapak yazısında da yazdığı gibi konu Abdullah ve Peri adındaki iki kardeşin çevresinde gelişiyor. Kitabın içerisinde iki kardeşin hayatlarına dahil olan insanların hayatlarına da, değinildiği için çok yönlü ve her yaşam tarzından bakabileceğiniz bir kitap.

Karşıtlıklardan yola çıkmayı seven yazarımız daha küçükken yolları ayrılan iki kardeşin de karşıtlıklarını anlatıyor. Önemli olanın doğduğun yerden çok yetiştiğin yer olduğunu, ailenin kişinin karakterinin oluşmasındaki etkiyi anlatıyor. Peri’nin kendi dilini unutacak kadar asimile oluşu ve ahlak çöküntüsü buna en iyi örnek olabilir.

Kitabın en iyi ayrıntılarından biri de iki kardeşin doğdukları köyün sonradan çok değişmesi ve bu değişimin Peri’nin değişimine benzemesi. Belki de yazar böyle bir sembol kullanmak istemiştir.

Tüm yazıları ve yaşamıyla farklı bir yol çizen Halit Hüseyni’nin daha birçok kitabını okumak dileğiyle…