“Tutum stil demektir; stilse tutum.” manifestosu ile yola çıkan gerçeğin peşinde koşan sinemacıların akımıdır Özgür Sinema. Savaş sonrası İngiltere’de sinema yerlerde sürünüyordu. Amerikan film endüstrisi bu bölgede de etkisini göstermiş, bağımsız yapımları neredeyse ortadan kaldırmıştı. Büyük bütçelerin ve doğal olarak büyük isimlerin konuşulduğu bu durumda kendini ifade edip sanatını icra etmek isteyen kesim yer bulamıyordu. Film üretim sürecini ne kadar bağımsız yaparsanız yapın dağıtım ağında sıkıntılar varsa, son izleyiciye yapımlar ulaşmaz. Sektör bu haldeyken 1947 yılında Lindsay Anderson önderliğinde bir ekip (Karel Reisz, Tony Richardson) “Sequence” adlı derginin etrafında toplanıp adeta sisteme nefretlerini kusmaya başladılar. Bu isyan temelde kısa sürse de etkileri ve etkiledikleri uzun yıllar sinema dünyasında hissedildi.

Özgür Sinema akımına dair otoriteler çok farklı görüşler ortaya atmaktadır. Dönemi üçe ayıranlar çoğunlukta olmasına rağmen bu ayrılan üç parçadan her birini ayrı akım olarak alan tarihçilerde mevcut. Bu üç parça ise Özgür Sinema, İngiliz Yeni Gerçekçiliği, Öfke Dönemi olarak isimlendirilmektedir ancak temele baktığımızda kökenleri aynıdır. 1952 yılına kadar devam eden Sequence dergisi kurulduğu yıl sadece sinema dergisi olarak yayın hayatına devam etti ancak ertesi yıl Wakefield adlı maden ocağı firmasından Anderson’a bir kısa belgesel teklifi geldi. İşte bu teklif, deneysel Özgür Sinema akımının fitilini yakan kıvılcım olur. Bu teklif sonucunda ortaya otuz üç dakikalık “Meet The Pioneers” çıkar. Bu filmi ise aynı şekilde ısmarlama olan üç belgesel daha izler. Ardından “Thursday’s Children” adlı işitme engelli çocukların okuma ve konuşmayı öğrenme yolundaki yaşadığı zorlukları anlattığı kısa bir belgesel gelir. Bu yapıt İngiliz Film Akademisi tarafından ödüle layık görülmüştür. Özgür Sinema akımının temelleri çerçevesinde gerçekleştirilen bu filmlerde en önemli nokta; belgeselin nesnel tutumunu, yakın plan ayrıntı çekimler ile öznelleştirmesiydi. Bu tutum daha sonrasında da akım içerisindeki diğer filmlerde de görülmektedir.

“Thursday’s Children”

İngiliz belge film geleneği ile benzetilen bu akım gerçeklik anlayışı ve özellikle estetik yaklaşımı ile bu gelenekten ayrılmaktadır. İngiliz belge okulunun ürettiği filmler de Vertov’un belge film anlayışından etkilenmişti. Genel olarak filmlerinde doğal mekanlarda, gerçek kişiler ile çalışıyorlardı. Ayrıca her türlü öyküleyici anlatımı da dışlamaktaydılar. Bu okul resmi kurum bünyesinde gelişip üretim yaptığı için bariz bir denetime maruz kalıyor ve bundan dolayı da propaganda amacı da gütmek durumundaydılar. Oysa Özgür Sinema akımı, her ne kadar İngiliz Sinema Enstitüsü destekli olsalar da yapımlarında özgür olabildi ve salt görünen gerçeği değil, gerçeğin altında yatan olgu ve olayları da vermeye çalıştı Bu aktarımı yaparken de saf nesnelliktense şiirsel anlatımı tercih etmişlerdir.

Anderson, “Thursday’s Children” adlı filmin ardından aynı yıl “Düşler Ülkesi” belgeselini çekti. Bu belgesel ise Özgür Sinema‘nın ilk önemli yapıtı olarak kabul edilir. Ekip, 1956 yılında yayınladıkları manifesto ile resmi olarak Özgür Sinema olarak anılmaya başlarlar. Akımın amacını ise “Biz bu davranışımız ile özgürlüğe inandığımızı göstermeye çalışıyoruz.” şeklinde ifade ettiler. Aynı yıl Londra’da “Ulusal Film ve Tiyatro Merkezi”nde toplu gösterimler düzenlenir. Bu gösterimlerde Anderson’un “Thursday’s Children”, “Düşler Ülkesi” gibi filmlerinin yanı sıra Karel Reisz ve Tony Richardson’ın ortak çalışması “Momma Don’t Allow” da yerini alır. Genel olarak akım içerisinde, çalışan kesimin problemlerini ve sosyal içerikli konuları gündeme getirdiler. 60’lı yıllara gelindiğinde ise konular aynı kalmasına rağmen üslupları değişikliğe uğradı. Bunun sebebi ise döneme büyük ölçüde damgasını vuran Fransız Yeni Dalgası’dır. Öyküleyici anlatıma daha fazla yer verilen bu dönemde bireysel bakış açısı da ön plana çıkmaya başlar. Yaşanan bu tutum değişmesi de beraberinde eskiden işlenen konulara yeni bir bakış açısı da getirir. Her zaman işlenen işçi sınıfı artık çoğunlukla yozlaşmış değerlerini eleştiren bir tavırla aktarılmaya başlanır. Artık olanlar sadece kaydedilmiyor aynı zamanda yaşanan kültürel kaymalar eleştiriliyordu. Bu dönemden sonra benzer tutumlarla yapılan filmler ise “Öfke Dönemi” adı altında incelenmektedir.