Gergin ve kafa tutan bir ense, isyanla diklenen kahramanca bir baş, yüksek ve kavisli bir alın, gür kaşlarının altından ışıldayan atmaca bakışları. Kocaman yüzündeki her bir kas; irade, esenlik ve güçle dipdiri. Buruk ağzı üzerindeki pala bıyıklar ve öne doğru çenesi, insafsız bir savaşçıyı andırıyor… Heykeltıraşlar ve ressamlar bu yalnız adamı tutsak eden o gücü hayallerinde zorla bir Alman üstinsanına, Antik Çağ titanına yücelterek tasavvur etmeyi seviyorlar. Böylece onu, itikatları yetersiz olan insanlık için daha anlaşılır hâle getirmek istiyorlar. Çünkü insanlık, bir trajediyi tiyatral süslemelerin  dışındaki bir düzeyde anlamaktan yoksun. Oysa gerçekten trajik olan ise hiçbir zaman tiyatral değildir. Bu yazımızda Nietzche’nin zihinsel yaşamından, kutsal yalnızlığından ve iç dünyasındaki dalgalanmalardan bahsedeceğiz.

Tam adıyla Friedrich Wilhelm Nietzsche, 1844 yılında Prusya’da, yani şimdiki adıyla Almanya’da dünyaya geldi. Dindar bir ailenin çocuğuydu; babası ve dedesi papazdı. 5 yaşında babasını, 6 yaşında da erkek kardeşini kaybetti. Kız kardeşi, annesi ve anneannesiyle beraber büyüdü. Hayatını bu tutucu üç kadın çiziyordu ve içinde her zaman bunun hoşnutsuzluğunu yaşamıştı. İçe kapanık ve çalışkan bir çocuktu. Okuldaki lakabı “küçük Protestan papazı” olmuştu. Üniversiteye gittiğinde ise özgürlüğün tadını almış, düşüncelerine istediği gibi yön verebilmenin keyfini tatmıştı.

Yaşlı Bir Başlangıç

Hayatına genel bir bakış attığımızda en önemli detay, Nietzsche’nin benzersizliği, yaşam çizgisinin bir anlamda geriye doğru hareket eden bir izlenim bırakmasıdır. Başlangıçta hayatına yaşlılık hakim gibidir. Daha 24 yaşındayken Basel Üniversitesi’nde profesörlüğe başlamıştı, fililoji ve felsefe dersleri veriyordu. O zamanki gerçek dostları 50-60 yaşındaki insanlardı, yani Jakob Burckhardt ve Ritschl gibi büyük ve yaşlı bilginlerdi. En yakın dostu ise zamanın en iyi sanatçılarından biriydi: Richard Wagner. Nietzsche o dönemlerde şiirsel yeteneklerini, içinden yükselen müzik selini şiddetle bastırıyordu. Hissizleşmiş bir müşavir gibi oturmuş, iki büklüm el yazması Greg metinlerini inceliyor, dizinler oluşturuyor, toz içinde kalmış Pandekt Hukuku’nu gözden geçirip düzenlemekle yetiniyordu. Baştaki Nietzsche’nin bakışı tamamen geriye, yani tarihe, ölmüşe ve olmuş bitmişe dönüktü. Yaşam sevinci ihtiyar adam takıntısına, neşesi ve taşkınlığı profesörlük saygınlığına, görüş alanı ise kitaplara ve eğitim sırasında ele alınan sorunlara hapsedilmişti. 27 yaşındayken bitirdiği ilk önemli eseri “Tragedyanın Doğuşu” o zamanki halinden şimdiye ilk gizli geçidi açıyor. Fakat yüzünde hâlâ filolojinin ciddi maskesi takılı. Gelişmekte olanların ilk kıvılcımları, sanata olan tutkunun ilk çakımları henüz yeraltındaydı. 34 yaşında, yani normal bir insan rutin kariyerine daha yeni başladığında, Goethe’nin encümen üyesi, Kant’ın ve Schiller’in profesör olduğu yaşlarda, Nietzsche kendi kariyerini arkasında bırakmış ve filolojideki profesörlük kürsüsünü oldukça ferahlayarak terk etmişti. Bu, kendisiyle ilgili kapatmış olduğu ilk defterdi. Rüzgârın bir anda yön değiştirmesiyle filolojiden müziğe, ciddiyetten coşkunluğa, nesnel bir sabırdan dansa dönüyor. Nietzsche artık norm dışı, şüpheci, şair ve müzisyen oluyor. Gençlik çağında hiç olmadığı kadar daha genç, tüm geçmişinden ve kendi ilminden, hatta şimdiden de özgürleşerek, tümüyle öte boyutun, gelecekteki insanın yoldaşı oluyor. Gelişme yılları, diğer normal sanatçılarda olduğu gibi yaşamını daha da istikrarlı, köklü, ciddi, hedefe yönelik hâle getireceğine; onu tüm bağlardan ve ilişkilerden çözüyordu. Kırk yaşındaki Nietzsche’nin dili, düşünceleri ve varlığı on yedi yaşındaki Nietzsche’den daha canlı ve daha renkliydi. Girişkenliğe, tutkuya ve melodiye sahipti.

Geçmişten Kurtulmak

Dönüşümleri giderek daha hızlı, özgür, uçarcasına, çeşitli, esnek, haince ve alaycı oluyor. Hızla ilerleyen zihni için artık “ara verebileceği bir yer” bulamıyor. Tam bir yere kök salmışken, “derisi kıvrılarak çatlıyor” : Sonunda kendi yaşamında, kendi kendini tecrübe etme sürecine hiç yetişemez hâle geliyor. Değişiklikler ise giderek, görüntünün sürekli titrediği ve dalgalandığı sinematografik bir hıza ulaşıyor. Bilhassa onu çok iyi tanıdığına inanmış olanlar ve neredeyse tümü ilimlerinde, görüşlerinde, sistemlerinde çakılı kalmış geçmiş yaşamındaki dostları onunla karşılaştıkça şaşırıyor ve onu tanıyamaz hâle geliyorlardı. Kendi ünvanını işitmesi, filolog olan “Basel’deki Profesör Freiedrich Nietzsche” ile “karıştırılması”; yirmi yıl önceki  o ihtiyar ve bilge adam olduğunu artık zorlukla anımsayan, sürekli değişim hâlindeki Nietzsche’yi hayalet görmüşçesine ürkütüyor! Belki de hiç kimse Nietzsche gibi, her şeyi radikalce üzerinden atarak yaşamamış, geçmişten gelen tüm kalıntıları ve duyguları böylesine kendi içinden kovalamamıştı. Bu nedenledir ki son yılları da dehşet verici bir yalnızlıkla geçmişti. Çünkü geçmişle olan tüm bağlarını koparmıştı.

Göçebe Nietzsche

Mütevazi bir pansiyonun mütevazi bir yemek salonu. Ağırlıklı olarak yaşı geçkin kadınlar kendi aralarında sohbet ediyorlar. Yemek zili çalıyor. Omuzları düşük, duruşu hafif öne doğru eğik bir kişi, kendinden emin olmayan bir tavırla eşikten geçiyor. Görme yetisinin yedide altısını yitirmiş. Gür, kahverengi, dalgalı saçlı bu adamın yüzü hüzün verici. Kalın mercekli gözlüğünün ardından bakan gözleri de öyle. Sessizce hatta çekingen bir tavırla masada yer alıyor. Varlığı, kendi gölgesinde yaşayan bir insan hissi yaratıyor. Midesi hassas olan bu adam tüm yiyecekleri gözden geçiriyor. Çünkü rejimine uymaması yıpranmış sinirlerini günlerce altüst ediyor. Sonrasında da iç karartıcı mobilyalarla mütevazice döşenmiş, ensiz, dar, hırpani pansiyon odasına çıkıyor. Masa onlarca kâğıtla dolu. İki gömleği ve giymektan aşınmış yedek takım elbisesi dışında başka bir serveti de yok. Bir sehpa üzerinde saatler boyunca kendinden geçmesine neden olan baş ve mide ağrılarına karşı kullandığı ilaçlar var. Uykusuzluğa karşı kullandığı Kloral ve Veronal da var. Bu yabancı odaya hükmeden sessizlikte onun tek yardımcıları da bu ilaçlar. Sıkı sıkıya paltosuna sarılmış, yün atkısını boğazına sarmış, çift mercekli gözlüğünü iyice kâğıda doğru yaklaştırmış bu adam, bulanık gören gözlerinin sonrasında okumakta zorlandığı sözcükleri kâğıda aktarıyor. Saatlerce bu şekilde oturuyor ve gözleri yanmaya ve sulanmaya başlayana dek yazmaya devam ediyor. Gergin sinirleri gevşeyip de ona huzur verici bir yorgunluk bağışlamadıkları için saatlerce o titrek ve tüten gaz lambasının yanında nöbet tutuyor. Sonrasında elini Kloral’a ya da başka bir uyku ilacına atıyor. Kendi karanlıkları tarafından kovalanmayan insanların kafalarını boşaltarak daldıkları uykuya, nihayet zor kullanarak kavuşuyor. Bazen günlerce yataktan çıkmıyor. Bayılma derecesine varan kusma ve kramp nöbetlerine kapılıyor. Şakaklarına keskin bir ağrı saplanıyor ve neredeyse tüm görme yetisini kaybediyor.

Bu kiralık pansiyon odasındaki manzara her yerde aynıdır. Şehirlerin adı sıkça değişse de; bazen Torina, bazen Venedik, bazen Nice, bazen Marienbad olsa da, o oda hep aynı kalıyor. Her zaman iç karartıcı, eski, kullanılmaktan aşınmış mobilyalarla döşeli yabancı bir kiralık oda olmaya devam ediyor. Bir çalışma masası, içinde çilesini çektiği bir yatak ve sonsuz yalnızlıktan ibaret. Nadir de olsa bazen bir konukla, yabancı bir insanla, bir ziyaretçiyle sohbeti oluyor olmasına; ama insanî arzuları barındıran o çekirdeğin kabuğu artık fazlasıyla sert ve güçlü. O yabancı bu yalnız adamı tekrar yalnızlığıyla baş başa bıraktığında rahat bir nefes almasına sebep oluyor. Sosyal bağları 15 yıl içerisinde tamamen kopuyor. Sohbetler kendi kendini kemiren ve sadece kendine açlık duyan bu adamı yoruyor, bıktırıyor ve ona acı veriyor.

Bilinmeden, tanınmadan, sadece kendisinin kendini bildiği ve bir kiralık pansiyon odasından diğerine uzanan bu mağara yolculuğu 15 yıl sürüyor. Nietzsche göç ederek ebediyen tüm geçmişinin ötesine varıyor. Filolojiden, Hristiyanlıktan, ahlak ilkelerinden tamamen sıyrıldığı gibi, Alman olmaktan da çıkıyor. Aşmış olduklarına bir kez olsun tek bir adım atarak dönmemiş veya özlem dolu hüzünlü bir bakış bile fırlatmamıştı. Ve bunun kadar hiçbir şey, onun ele avuca sığmayarak ilerleyen aşırı doğasını tarif edemez. Bir zamanlar en çok sevdiği eserler bile şimdi onda bir tür zihinsel baskı yaratıyor. Mesela çok sevdiği Wagner’in operası Meistersinger’da baskıyı, abartıyı, barok edasını, zorla neşelenme çabasını hissediyor.

Bilişe Olan Doyumsuzluğu

Nietzsche’nin hakikat karşısındaki tutumu büsbütün karanlık, ürkütücü ve sıcak soluklu, sinirleri geren, meraklı bir hazza dayanıyor. Bu haz asla tatmin olmuyor ve yorgun düşmüyor. Elde ettiği bilişi ise asla elinde tutmaya çalışmıyor. Bağlılık yeminleri ederek kendi sistemi, kendi öğretisi hâline getirmiyor. Tümü onu cezbetse de hiçbiri onu tutamıyor. Bir sorun sırrını yitirdiği an, onu acımasızca ve hiçbir duygusallık duymadan kendisinden sonra geleceklere bırakıyor. Onu ızdırabın ve çaresizliğin sınırına çeken fethetmek, alıkoymak veya sahip olmak değil; daima sormak, aramak ve avlamak olmuştur. Onun aşkı kesinlik değil belirsizliktir. “Hakikate sahip olduğuna inanan, birçok şeyi bırakmıyor.”  O ganimet peşinde değil. İstediği şey sadece avlanmanın ruhu, hoş heyecanı, keyfi ve bilişin entrikalarıdır. Çoğu filozof kendi seçtikleri yollarında hoş, sağlam ve emin adımlarla ilerlemeyi tercih ederken Nietzsche ise aksine adeta sürekli kovalanıyor ve hiç bilmediği maceralara itiliyor. Bilhassa bu arayış sırasındaki huzursuzluk, bu aralıksız düşünme mecburiyeti, onu ileriye doğru iteleyen karanlık baskı, bu biricik varoluş hâline olmadık bir trajedi kazandırıyor. Bir zamanlar haz duyduğu şey, bir süre sonra ızdırabı, aczi hâline geliyor. “…Yorgun, yaralı ayağımı kaldırmam gerekiyor. Buna zorunlu olduğum için beni alıkoyamayan o en güzel olanı sıkça kızgınlıkla hatırlıyorum. Çünkü beni alıkoyamadı!” 

Nietzsche’nin zamanla zihinsel bir düşkünlüğü de kendi kendini bitirme dürtüsü oluyor. Salt bir kendini dönüştürme fenomeni içinden kendisiyle çelişkiye düşme, kendi kendinin muhalifi olma şevki gelişiyor.  “Yok etme şevkini, yok etme gücüme eşdeğer ölçüde biliyorum.”

Yalnızlığı ve Son Zamanları

Her yeni kitap ona bir dosta, her bir eser bir ilişkiye mâl oluyor. Önce filologları kaybetti, sonra Wagner’ı ve onun manevi çevresini. Nihayet gençlik arkadaşlarını da kaybediyor. Kitaplarını basacak bir yayıncı bulamıyor. 20 yılda yarattıkları, ciltlenmemiş bir hâlde mahzende duruyor. Kitaplarını artık kimse satın almadığı gibi onları armağan etse bile, son Nietzsche okur da bulamıyor. Zerdüşt’ün dördüncü bölümünden, maliyetini kendi karşılayarak sadece 40 adet bastırıyor. 70 milyonluk Alman İmparatorluğu’nda kitabı gönderebileceği sadece 7 kişi buluyor. Nietzsche o yüksek seviyeli çalışmaları sırasında içinde bulunduğu çağa işte bu kadar yabancılaşmış ve anlaşılmaz hâle gelmiştir. Son gençlik arkadaşı Overbeck’i kaybetmemek uğruna, kitap yazdığı için ondan özür dilemek zorunda kalıyor. “Eski dostum, başından sonuna oku, yanıltılmana ve yabancılaştırılmana izin verme. İyi niyetinin tüm gücünü benim için toparla. Kitap sana dayanılmaz geliyor olsa da belki içindeki yüzlerce ayrıntı öyle değildir.” Yüzyılın dehası çağdaşına zamanın en büyük kitabını 1887 yılında işte böyle sunuyor. “Zerdüşt’ümde olduğu gibi ruhun en içten derinliklerinden gelen böyle bir çağrıdan sonra, cevap olarak hiçbir ses duyamamak, hiç, hiçbir ses… Sadece bin katına çıkmış bu sessiz yalnızlık var. Tasavvur edilebileceğin çok çok üstünde bir dehşet bu, en güçlü insan bile bu nedenle yok olabilir. Ve ben en güçlüsü değilim. Sanki ölümcül bir yara almış gibi hissediyorum kendimi.” Oysa onun beklediği alkış, onay, şöhret değildi. Hatta belki de savaşçı duygularına iyi gelecek olan öfke, infial, ayıplanmak veya aşağılanmaktı. Ama fark edilmek istiyordu. “Dağılacak gerginlikte olan bir yayın durumunda her türlü ani hareket insana iyi gelir, yeter ki şiddetle olsun” Yeter ki herhangi bir cevap olsun. İster soğuk, ister sıcak hatta ılık da olabilir. Yeter ki var olduğunu, zihinsel varlığını onaylayacak herhangi bir şey olsun. Oysa dostları bile ürkerek yolundan çekiliyorlar. Sanki utanılacak bir şeymiş gibi mektuplarında herhangi bir fikir beyan etmekten kaçınıyorlar. İşte bu yara onu için için yiyerek daha da derinlerine iniyor.

Kulağımızı son yıllarındaki yazılarına ve mektuplarına yaklaştırdığımızda, Nietzsche’nin sabır dolu, soylu tavrına sabırsız ve sinirli bir çizgi yerleşiyor. “Bu uzun bekleyiş onurumu çileden çıkardı.” Artık planladığı gibi ana eseri olan “Güç İstenci”nin tamamlanmasını beklemiyor. Aksine içinden bazı parçaları sabırsızca koparıyor ve meşaleler gibi bulunduğu çağın içine fırlatıyor. Bu son eserlerinde ölçüsüz ve alaycı bir öfkenin iniltileri yer alıyor. Tüm tanrıları öldürdüğü için kendini tanrı yapıyor. “…Böyle bir eyleme layık olabilmek için bizim tanrılar olmamız gerekmiyor mu?” Kimse onu övmediğinden, kendini övmek için, kimse onu onurlandırmadığından, kendini onurlandırmak için “Ecce Homo”yu inşa ediyor. Son zamanlarını hayatında daha önce hiç olmadığı kadar verimli geçiriyor. Belki de kendi deyimiyle çileden çıkan onuru yüzünden bir eserden diğerine geçerken dinlenmeyi bile düşünmüyor ve durmak bilmiyor. Ta ki bir gün tüm enerjileri zihninde aşırı derecede hararete neden olana kadar. 1889 yılında bir atın kırbaçlandığını görüp boynuna atlayıp sarılması ve  kendinden geçmesiyle yabancı insanlar zamanın bu en yalnız insanının bedenini sokak ortasında yığılmış hâlde buluyor.

Bundan sonrası belki de anlaşılamamış hayatının bir özeti oluyor. Bir süre hastahanede tedavi gördükten sonra kalan hayatını yatağa bağımlı ve çoğunu bilinçsiz geçiriyor. Annesinin yanına Almanya’ya götürülüyor. 1893’te kız kardeşi Elizabeth kocasını kaybediyor ve eve dönüyor. 1897’de annelerini kaybediyorlar ve bakımını tamamen kız kardeşi üstleniyor. Hani şu hayatı boyunca tek bir ortak noktada buluşamadıkları ve antisemitist biriyle evlenen kız kardeşi. Ve kocasının etkisinden çıkamayıp Nietzsche’nin eserlerini Nazilere yaranmayı amaçlayan değişiklikler yaparak yayımlayacak olan da kendisinden başkası olmayacaktı. Naziler de Nietzsche’nin üst insan fikrini kendilerince kullandılar. Onu bir aziz gibi görmeye başladılar. Oysa Nietzsce şöyle derdi: “Günün birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum… Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim…”

Son yıllarında konuşma ve yürüme yetilerini tamamen kaybediyor ve 25 Ağustos 1900’de, onu anlamış tek bir insanla bile iletişim kuramadan hayata gözlerini kapıyor. Almanya’da, babasının mezarının yanına gömülüyor. “Önümüzdeki Avrupa Savaşı’ndan sonra beni anlayacaklar.” Bu sözü son yazılarının arasından çıkıyor. Hem tarihin en büyük savaşını hem de kendini böyle öngörüyor ve ne kadar kıymetli şeyler çıkardığını sadece kendisi bilerek veda ediyor. İşte tarihin en dehşet verici fırtınası kopmadan önce, zihnin en muazzam fırtınası, böyle kopmuştu.

 

Kaynak: Zweig, Stefan. Nietzche. Çev. Mine Bali. İstanbul: Zeplin Kitap, 2016.