Bu içerik Soner Sancak tarafından seslendirilmiştir. Wannart’a bu katkısından dolayı kendisine bir teşekkürü borç biliriz. Soner Sancak’ı Instagram‘dan takip edebilirsiniz.

“Nedir?” sorusunu felsefeyi var eden temellerden biri olarak ele alabiliriz. Burada bahsettiğimiz “Nedir?” sorusu, “Anlamı nedir?” sorusuyla eşdeğerdir. Anlamın ortamında dil vardır ve felsefe de dil ile yapılır. Böyle bir durumda dil, herhangi bir felsefi etkinlikte yalnızca bir araç olmaktan çok daha fazlasıdır. Felsefe, başlı başına dilin içerisindedir. Bunun yanında dil de kültürel bir olgu olduğundan diyebiliriz ki, dilin içerisinde yer almak demek bir kültürün içerisinde yer almak demektir. Yine aynı anlatım ile devam edecek olursak, bir anlamlar bütünü olarak bahsedebileceğimiz kültürün içerisindeki ögelerden bir tanesi de felsefedir.

Anlaşılabileceği üzere tüm bunlar birbirleriyle bağlantılı, etkileşim içerisinde olan kavramlardır. Peki bu kadar iç içe geçmiş olan kavramlar ile ilgilenen bir filozofun bundan bağımsız olması beklenebilir mi? Kesinlikle hayır! Filozof, içinde bulunduğu kültürden soyutlanmadan, buradaki anadili de kullanarak, daha büyük ve evrensel olmalıdır. Onun üzerine düşen görev, daha ileri noktalara ulaşmaktır. Bunun nasıl olacağı sorusunun cevabı, farklı dillerin de anlam zenginliklerinden beslenmekte yatmaktadır.

Bu beslenmeyi tek kelimeye indirgememiz gerekirse, çeviri ya da tercüme kelimeleri bizim için gayet yeterli olacaktır. Belli bir kültürün ürününü farklı kültürlere sunma fırsatı sağlayan çeviri, fırsat verdiği alışveriş sayesinde diğer kültürlerin de gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Hatta bundan mahrum kalmış olanlarının gelişmesi oldukça zordur da diyebiliriz.

Ülkemizde çeviri, Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş Devri’nden bu yana var olsa da, asıl gelişimini Tanzimat dönemi ile birlikte göstermeye başlamıştır. Bu şekilde dile getirilmesindeki en büyük sebep ise özellikle Arapça’ya çeviri yapılmasından kaynaklı, Türkçe terminolojinin gelişmemiş olmasıdır. Batılılaşma hareketiyle birlikte, Batı dili, felsefi fikirleri, ideolojileri öğrenilmiş ve toplumdaki kültürel dönüşüm gerçekleşmeye başlamıştır. Bu batılılaşma sürecinde en çok etkisi hissedilen Batı ülkesi ise Fransızlar olmuştur. Bu da Tanzimat dönemi düşünür ve yazarlarının en çok Aydınlanma Çağı filozoflarından etkilenmiş olmasını doğal karşılamamıza sebep olmaktadır.

Bu dönemde dilde sadeleşme hareketi de baş göstermektedir ve akılcı düşünme, bilimsel gereklilik gibi düşünceleriyle ön plana çıkan Şinasi, Münif Paşa ve Ali Suavi bu hareketin de savunucuları arasında yer almaktadırlar.

Bugün okullarda, ders kitaplarında da bahsedildiği gibi Şinasi dilde ve edebiyatta çağdaşlaşmanın öncüsü olan isimdir. Latin alfabesine geçilmesi konusunda önemli çalışmalarda bulunmuştur. En büyük kaygılarından bir tanesi, özellikle gazetenin halkın anlayabileceği, anlam sorunlarından uzak, süssüz bir dile bürünmesi olmuştur. Şair Evlenmesi eseri ile birlikte alışılagelmiş oyun yazımına karşı çıkmıştır. Daha öncekilerin aksine tarihler 1845’i gösterdiğinde yazdığı bir manzumede, yalnız Türkçe kelimelerle mısra yapmayı deneyerek, bir yeniliğe daha gitmiştir. 1859’da yayınladığı Tercüme-i Manzume’de de Racine, Gilbert, Fenelon ve Lamartin’den tercüme ettiği şiirler bulunmaktadır.

Şinasi, Türk yazınındaki bu yenilikçi hareketlerde bulunadursun, Münif Paşa ilk felsefi eser çevirisini yaparak (farklı kaynaklarda ilk felsefi eser tercümesinin “İbret-i Fazilet Olan Eski Zaman Feylesoflarının İcmalen Tarihi” isimli Chumarian’ın çevirisi olduğu söylenmektedir), yukarıda bahsettiğimiz gibi çevirinin kültüre ve kültürlerarası aktarıma katkısını felsefi alanda gerçekleştiren ilk isim olmuştur. Münif Paşa, kurduğu “Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye”nin yayın organı “Mecmu’a-i Fünun’da düşünce tarihimiz açısından oldukça önemli makaleler yayınlamıştır. Dokuz Voltaire, iki Fenelon, bir Fontelle diyaloğunu “Felsefe Konuşmaları” adıyla 1859 yılında çevirmiştir. Dilde sadeleşme hareketini, bu eserinde kullandığı duru Türkçe ile göstermiştir. Aklın üstünlüğü, aydınlanma ve eğitimin önemi konuları üzerinde durmayı tercih etmiş ve seçmelerini bunlar özelinde yapmıştır.

Türkiye tarihinde Tanzimat Dönemi’ne kadar neredeyse gündeme gelmemiş olan felsefe tarihi bilgisi de, önemli düşünürlerden biri olan Ali Suavi’nin gazetesinde Tarih-i Efkar (Düşüncelerin Tarihi) adı ile yayınlanmıştır. Suavi 1869 yılında Fransa’da Ulûm gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Tarih, felsefe, sosyoloji, siyaset, fen bilimleri gibi birçok disiplin dergide geniş yer edinmiştir. İşte Tarih-i Efkâr’ın yer aldığı gazete de budur. Tarih-i Efkâr, Batı kaynaklarından yapılan bir bilgi aktarımı olmakla kalmamış, İslam geleneğine yaslanan eleştirel bir felsefe tarihi de amaçlamıştır. Aynı zamanda Suavi ilk kez ansiklopedi yayınlama girişiminde bulunan isimdir.

1

2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here