Muhsin Ertuğrul’u tiyatroya ilgisi olsun olmasın herkesin bir yerden duymuşluğu vardır elbet. Muhsin Ertuğrul Türkiye’nin tiyatro duayenlerindendir. Aynı zamanda yönetmen, yapımcı ve oyuncudur. Harikulade tiyatro dehasının yanına ”filmciliği” de eklemek istemiştir Muhsin Ertuğrul. 1922-1939 yılları arasında film yapan ”tek” yönetmendir.

Yıl 1917, Muhsin Ertuğrul için Darülbedayi’ye Veda Vakti

Darülbedayi’den ayrılan Muhsin Ertuğrul, bizim için çok da yabancı olmayan bir ülkenin yolunu tutuyor, Almanya. Sinemaya da ilk kez burada ilgi duymaya başlıyor. I. Dünya Savaşı’nın tam da göbeğine, Berlin’e giden Muhsin savaşı en şiddetli şekilde hisseder. Berlin’i bir şans olarak görmüş ve hayallerle gitmiştir ancak Berlin hayallerinden çok uzaktır. Kentte büyük bir kaos ve şiddet hakimdir. Tiyatro alanındaki pek çok önemli yazar, yönetmen ve oyuncu savaştan dolayı cephelerdedir. Tiyatro binalarının yanı sıra evlerin birçoğu kullanılmaz ve yıkım içindedir. Darülbedayi’den ayrılan Muhsin Ertuğrul büyük bir kaos ve toz bulutunun içine sürüklenmiştir.

Berlin’deki savaş ortamına karşın idealleri doğrultusunda hemen hamle yapar ve Lessing Tiyatrosu’na yönelir. Tiyatronun yönetmeni Bassermann, Ibsen ve Strindberg’e ilgi ve hayranlık duyduğundan ötürü onların oyunları üzerine çalışır. Çalışmaları büyük bir heyecan ve merakla izleyen Ertuğrul her şeyi not eder. Dönüp İstanbul’a Darülbedayi’ye mektup yazar ancak Darülbedayi tiyatrocuya bir kınama mektubu yollar ve izin almadığı halde Berlin’e gittiği için ekseriyetle dönmesi gerektiğini belirtir.

İlk Yönetmenliği: Samson

Muhsin Ertuğrul Darülbedayi ile arasında olan sürtüşme yüzünden İstanbul’a dönmez ve hayatına Berlin’de devam etmeye karar verir. Arkadaşı Frau Wilke sayesinde irili ufaklı rollerle çeşitli filmlerde rol almaya başlamıştır. Hayatında ilk kez sinema filmlerinde rol almıştır ve sinemayla tanışmıştır. Almanya’da gitgide ismini duyurmaya başlayan sanatçının tek tanıdığı tabii ki Wilke değildir. İstanbul’daki Alman Mektebinden Nabi Zeki Ekemen ile Hamburg’da tanışırlar. Ekemen, Ertuğrul’a kendisini bir süredir takip ettiğini ve artık kendi filmlerini çevirmesi ve oynaması gerektiğini söyler. Ekemen, Muhsin Ertuğrul’a ortak şirket kurma teklifiyle gitmiştir ve işin ticari yönüyle kendisinin ilgileneceğini ve sermayeyi de kendisinin koyacağını söylemiştir.

Böylece ikili Almanya’da İstanbul Film (Stamboul Film G.m.b.H.) şirketini birlikte kurarlar. Şirketin ilk filmi için Fransız yazar  Maurice Level’in L’Angoisse isimli romanında karar kılınır. Filmin kadrosunu oluşturmak için hemen kolları sıvar ancak hem ucuz hem de iyi oyuncu bulmaları gerekmektedir. Uğraşlar sonucu kadrosunu oluşturmuş, görüntü yönetmenliğine de Gustave Preiss’i getirmiştir. Böylece Muhsin Ertuğrul’un ilk filmi olan Samson, Kendi Kendinin Katili  filmi tamamlanmış ve Almanya’da şaşırtıcı bir gişe başarısı getirmiştir. Film, Türkiye’de ise ”Izdırap” ismiyle ile gösterilmiştir.

Muhsin Ertuğrul için İstanbul’a Dönüş Vakti

Yakın arkadaşı İsmail Galip Arcan’dan aldığı mektup, Ertuğrul’u İstanbul’a dönmeye ikna etmiştir. Mektupta; Darülbedayi’nin dağıldığının kendisinin de Paris’e yerleşeceği yazmaktadır. Ertuğrul ise karşı çıkarak inandığımız şeyleri bırakmamalıyız diyerek İstanbul’a dönüş biletini kestirmiştir. Arada tekrar Avusturya ve Almanya’ya gitse de kesin olarak dönüşü Seden Kardeşler ile anlaşmasıyla gerçekleşir. Kemal Film ile anlaşan Ertuğrul’un 17 yıl sürecek olan ”Tek Adam” sineması başlamaktadır.

İstanbul’da Bir Facia-i Aşk

Tiyatrocular Dönemi’ni başlatan ilk film İstabul’da Facia-i Aşk‘tır. Kemal Film ve Muhsin Ertuğrul ortaklığında 30 film ve 20 yıllık hegemonyanın başlangıcı olan bu film yaşanmış günlük bir olayın senaryolaştırılmış halidir. Film, bir umutsuz aşk üçgeninde kalan Şişli güzeli Mediha Hanım ile eski sevdalısı Kemal Bey ve Sadi Bey’in öyküsünü anlatır. Gişelerde hatırı sayılır bir gelir getirir.

Hegemonya’yı Bitiren Adam: Faruk Kenç

İstanbul’da Bir Facia-i Aşk ile başlayan Muhsin Ertuğrul’un film serüveni ”Nur Baba, Ateşten Gömlek, Sözde Kızlar, Leblebici Horhor(1923) vs.”  gibi yapımlarla devam ederek 17 yıl boyunca tek başına Türk Sinema Sektörünü elinde bulundurmuştur. Kemal Film’den kendisine Avrupa standartlarında bir stüdyo tahsis edilmiştir ve paşa gönlü nasıl isterse öyle kullanmaktadır. Ancak hiçbir filmi ilk filmi gibi rağbet görmeyince gözden düşmeye başlamıştır, iniş çıkışlar yaşamıştır ve sinemayı kamera ile çekilen tiyatro olarak görmüştür. Sinema onun için hiçbir zaman sanat olamamıştır. Ancak sinema kendisi için sanat olan bir adam vardır. Faruk Kenç, Almanya’da Bavyera Devlet Fotoğrafçılık Okulu’ndan mezun olan döneminin genç ve bıçkın sinemacısı II. Dünya Savaşı sıralarında Avrupa’da oluşu vesilesiyle ailesi tarafından İstanbul’a çağrılır.

İstanbul’a geldikten sonra boş durmak istemeyen Kenç, film yapmak istemektedir. Küçük bir araştırmanın ardından İstanbul’da Muhsin Ertuğrul ve Kemal Film’in borusunun öttüğünü duyan Faruk Kenç hiç gecikmeden Ertuğrul’un kapısını çalar. Ancak Muhsin Ertuğrul karşısına gelen genci bir güzel haşlayarak tek adam dönemini devam ettirir. Yılmayan genç delikanlı, Fuat Uzkınay’ın zamanından kalan ve derneklerde bulunan ekipmanlar ile film çekmeye karar verir ve ”Muhsin Ertuğrul’un kafasına düşen taş” diye adlandırılan ”Taş Parçası’‘ filmini çeker.

TAŞ PARÇASI (1939)

Muhsin Ertuğrul’dan sonra yeni kan olarak görülen Kenç’in filmi çok beğenilir ve gişede inanılmaz getiriler sağlar. Türk Sineması’nın başlangıcı ve Muhsin Ertuğrul’un ”Tiyatrocular Dönemi” 1939 yılı ile beraber son bulmuştur.

Kaynak: 1

Kaynak: 2

Kaynak: 3

Kaynak: 4

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here