“Orta Doğu’nun En Kudretli Ses Sanatkârı”

Türk müziğinin 20. yüzyıldaki en sevilen besteci ve icracılarının başında gelen Münir Nurettin Selçuk, 27 Nisan 1981 tarihinde vefat etti. “Rindlerin Akşamı”, “Aziz İstanbul”, “Sessiz Gemi”, “Endülüs’te Raks”, “Kalamış”, “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” gibi besteleriyle tanınan Münir Nurettin Selçuk, müzik çalışmalarına genç yaşta başladı. Kısa zamanda plak kayıtları, radyo, konser programları ve filmler ile ünlendi. Yaşamı boyunca sayısız konser veren Selçuk, 400’ü aşkın plak doldurdu. 1930 yılından başlayarak verdiği konserler ile alanında öncü olan Türk Müziğinin bu büyük isminin Beyoğlu Saray Sineması’nda verdiği bir konserden Baha Kayserilioğlu’nun izlenimlerini 5 Mayıs 1951 tarihli Radyo Magazin Dergisi’nden aktaralım: “Saray sineması en hararetli günlerinden birini daha yaşıyordu. İstanbul’un dört bir köşesinden koşup gelen yüzlerce kişi sinema salonunu hınca hınç doldurmuştu. 15-20 dakika sonra Münir Nurettin’in konseri başlayacaktı. (…)

Nihayet zil çaldı ve perde ağır ağır açılmaya başladı. Bu sırada Münir Bey, termostan bir bardağa boşalttığı sıcak ıhlamuru yudum yudum içmekle meşguldü. Sazendeler yerine geçtikten sonra Münir Nurettin de ağır adımlarla sahnenin ortasına doğru yürümeye başladı. Sanatkâr, sahnede görünür görünmez çılgınca bir alkış tufanı salonu inletti. Halk, Orta Doğu’nun en kudretli ses sanatkârını alkışlıyordu. Münir Bey, salona ve Vali Doktor Kerim Gökay’ın locasına bir göz attıktan sonra Hacı Faik Bey’in Dügahkârı’nı okumaya başladı. Sesi pürüzsüz bir şekilde dalga dalga salona yayılıyordu. Mamafih, bu sesinde müphem bir heyecanın izlerini sezmek de mümkündü. Eser bittikten sonra, dinleyiciler ber mutad (her zamanki gibi) alkış sesleriyle salonu çınlattılar.

 

Atatürk Münir Nurettin’e Neden Darılmıştı?

Fahrettin Altay anlatıyor:

Atlas Sineması’nda “Üçüncü Selim’in Gözdesi” isminde yerli bir film oynadı. Burada Selim’in sazendesi Sadullah Ağa’yı o eski kıyafeti ile Münir temsil ediyor ve pek güzel yapıyordu. Bir kabahati yüzünden Selim’in gazabına uğrayan sazende sonunda affa mazhar olarak Selim’in elini öpüyor.

Münir bu rolü yaparken on beş seneye yakın bir geçmiş günde kendisine dargın Atatürk’ün de elini öperek affına nasıl mazhar olduğunu hatırlamamak kabil değildir.

Anlatayım: Rahmetli Atatürk’ün son senelerinde beraber bir tren seyahati yapıyorduk, vagon salonunda yalnızdık.

Garsona gramofon çalmasını ve birer kahve getirmesini emretti. Garson onun çok sevdiğini bildiği Münir Nurettin’in plaklarından birisini koydu. Ses başlar başlamaz Atatürk ‘Değiştir onu!’ diye bağırdı. Çocukcağız hemen Münir’in diğer bir plağını koydu. Bu da çalmaya başlayınca, rahmetli daha gür bir ses ile garsonu tekdir ederek değiştirmesini ve plakları atmasını emretti. Ben derhal gramofonun başına geçtim ve Safiye’nin bir plağını bularak taktım. Atatürk tebessüm ederek öteki plakların pencereden dışarı atılmasını emretti. Münir’in o güzel plaklarını birer birer pencereden fırlattı. Bir şey bilmediğim için hayret ettim, sebebini soramadım da, kendisi de bir şey söylemedi. İhtimal benim meseleyi bildiğimi sanıyordu.

Sonradan başkalarından öğrendim ki, Münir’e dargınmış, sebebi de bir masa âleminde Münir şarkı söylerken Atatürk ona takaddüm ediyor ve Münir’i kendisini takibe mecbur ediyor; Münir bu yüzden besteyi bazen bozmaya mecbur kaldığından müteessir oluyor, nihayet dayanamıyor, Atatürk’e bu işi kendisine bırakmasını söylüyor, Atatürk güceniyor, onu bir daha dinlemek istemiyor.

Atatürk her şeyde herkesi kendi arkasından gelmeye mecbur eden kuvvetli bir liderdi, hiçbir işte başkasının arkasından gitmeye tahammül edemezdi… Bu yüzden, çok sevdiği Münir Nurettin’i dinlemek zevkinden bile uzun müddet kendisini mahrum etmeye katlanmıştı.

Günün birinde Bursa’da Çelik Palas’ta yemek salonu Atatürk için hazırlanmıştı. Çepeçevre büyük bir sofranın ortasında kendisi oturmuş birçok dostları da sıralanmıştı. Ben de salonda oturuyordum. Baktım, karşı kenarda en nihayette Münir Nurettin başı açık oturmaktadır.

Bir barışıklık olduğunu anlayarak sevindim. Yüksek ayaklı bardaklara rakılar dolduruldu. Suları konarak beyazlaştırıldı. Atatürk arka cebinden bir tabanca çıkararak Münir’e tevcih etti ve ona bardağını başına koymasını işaret etti. O da bilâ perva dolu bardağı başının üstünde tuttu ve gözlerini emniyetli bir bakışla Atatürk’e dikerek hedefine hazır olduğunu gösterdi. Atatürk dikkatli bir nişan alırken, hepimiz şaka yaptığına kani idik. Şiddetli bir patlama sesiyle heyecanlandık. Kurşun kadehe değil arkadaki direğin başına değmiş ve bir delik açmıştı, o delik hâlâ duruyor.

Atatürk’ün tetiği çekerek namluyu yukarı kaldırdığı anlaşıldı. Münir derhal ayağa kalkarak bardağı ağzına götürdü ve sonuna kadar içti ve eğildi. Atatürk mütebessim bir halde onu yanına çağırdı. O da elini öptü. “Sesin gibi zekâ ve cesaretinin de mükemmel olduğunu ispat ettin, haydi bize bir şarkı oku da dinleyelim.” sözleriyle onu taltif ederken tabancayı cebine yerleştirdi. Münir yerine dönerek Atatürk’ün çok sevdiği “Şahane gözler…” şarkısına, fevkalade bir surette başladı. Rahmetli bu defa şarkıya hiç karışmaksızın tatlı tatlı dinledi. Ve sonra da güzel şeyler anlatmaya başladı, belli ki, çok neşeliydi. Münir’in bu hakiki affedilme safhası sinemada yaptığı taklit af sahnesinden çok üstün değil mi?”

Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here