“Şiir; aslında bizim dışımızda var olan bir şeydir. Yani hem tabiatta vardır hem toplumda vardır hem insan hayatında vardır. Şairler bunu diğer insanlardan farklı olarak algılarlar ve kâğıdın üzerine geçirmeyi bilirler. Diğer insanlar da onların yazdıklarını okudukları zaman yaşadıkları bazı duygulara nasıl isim konduğunu fark ederler ve heyecanlanırlar. Bir frekans beraberliği olur. Ben, şiirin kelimelerle yaratıldığına inananlardan değilim. Şiir bir içerik olarak dışımızda vardır, tüm mesele bunu algılayabilmektedir. Ben Türk şiirinde 1950‘lerden itibaren metropolü ilk defa şiire sokan şair oldum sanıyorum. Yani Attila İlhan’dan önce Türk şiirinde büyük şehir yok. Büyük şehir yaşantısının getirdiği duygulanma yok, onun getirdiği bunalımlar yok. Büyük şehir benimle biliyor şiiri.”

Şiirde yalnızlık ve aşkı ele alan Attila İlhan, şiire dair bakış açısını ve kendi şiirini bu sözleriyle tanımlıyor.

Kısaca hayatından bahsedip tekrar konumuza dönecek olursak; şair İzmir’de doğup ilk ve ortaokulu burada bitirdi. Atatürk Lisesi’nde okuduğu sıralarda, Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesine aykırı davrandığı için tutuklanıp uzaklaştırma cezası alsa da, sonrasında eğitimi sürdürme hakkını tekrar kazanıp İstanbul Işık Lisesi’nden mezun oldu. Devamında kazandığı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni yarıda bıraktı ve bu yıllarda Nazım Hikmet’i kurtarma hareketi için Paris’e gitti. Altı yıl boyunca aralıklarla Paris’te yaşadı ve bu sırada Avrupa edebiyatına da hâkim oldu. Fransa’da kaldığı dönemlerde bir gün uyandığında, kafasında bir aşk şiiri oluşturmaya başlamıştı. Bu şiiri Fransızca oluşturduğunu fark eden Attila İlhan, bu durumdan çok korktu ve ülkesine dönmeye karar verdi. Kendi diline olan bağımlılığını bu anekdot ile anlayabildiğimizi sanıyorum.

Bilinenin aksine Attila İlhan, sadece şair değildi. Aynı zamanda romancı, eleştirmen, düşünür, senarist ve gazeteciydi. Yukarıda da bahsettiğim gibi, şiirinde genelde yalnızlık ve aşk temalarını ele alırdı. Ama bu aşk düşünülenden farklıydı. Bir röportajında bu konuyla ilgili şu sözleri sarf etmişti: “Benim yazdığım aşk ile onların(diğer insanların) anladığı aşk aynı aşk değil. Benim yazdığım aşk dikkat edilirse imkânsız aşktır. Ben daima imkânsız aşkları yazarım. Benim yaşadığım hayat için vuslat mümkün değildi. Hep birtakım zor şartlar içindeydik. Hep birtakım başı belada adamlar halindeydik. Onun için kızlara gidin diyorduk. O bakımdan o bir dönemin esprisidir. O dönemin esprisi için dikkat edin sonu mutluluk ile biten bir aşk yoktur.” Röportajın devamında ise günümüz (90’lı yılların sonu) kadınlarının artık maddi olanaklara sahip olmayan erkeklere çok fazla yanaşmadığını, eskiden ise mütevazı bir deniz kenarında dahi buluşma imkânlarının olduğunu söylüyor. Bu da şiirde imkânsızlığı mümkün kılıyor. Para ve şöhretin bu konuda başrol oynadığını ve “adam” olmanın bu sıfatlara indirgendiğini söylüyor bunun yanlış olduğunu da dile getirerek.

Toplumcu gerçekçi bir bakış açısına sahip olan şair, Garip Akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıktı. Mavi ya da Maviciler adıyla tanınan toplumcu gerçekçi şiir akımını başlattı. Hatta bu konuyla ilgili olarak sıklıkla tartışmalar içine girdi. Çok eleştirdiği İkinci Yeni şairleri arasındaki Turgut Uyar’ın ölümünün ardından bir yazı yazmış ve bununla ilgili çok fazla eleştiri almıştı. Yaşadığı topraklardan kopmakla itham ettiği Uyar’ın, aslında yaşarken öldüğünü ima etmiş ve “şair dediğin ayakta ölür” demişti.

Attila İlhan’ı sadece şair kimliğiyle tanıtmak kendisine saygısızlık olurdu. Bu sebepten biraz da düşüncelerinden bahsedelim. Atatürk’ü çok ayrı bir yere koyardı şair. Keza bununla ilgili Reis Paşa ve Gazi Paşa isimli iki kitap yazdı.

“Nasıl böyle varıp geldin hoş geldin
Çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
Sol yüzünde güneş südü sıcaklık
Ellerinden öperim Mustafa Kemal
Senin dalın yaprağın biz senin fidanların
Biz bunları yapmadık
Sen elbette bilirsin bilirsin Mustafa Kemal
Elsiz ayaksız bir yeşil yılan
Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal”

Banu Avar’ın (Türk yazar, gazeteci, program yapımcısı ve sunucu) bir röportajında söylediğine göre İsmet Paşa’yı hiç sevmezdi. Ayrıca 68 Olayı’nın batıdan taklit edildiğini söylemiş, “Bir ülke sadece bu aydınlara bırakılırsa, öğrencilere bırakılırsa hiçbir yol kat edilemeyeceği belliydi ve batı bunu çok hesaplıca yaptı, bir aydın hareketi doğdu.” cümlelerini kurmuştu. (68 Olayı’na ve kuşağına girersem yazı çok uzayacak, ona da bir bakın derim.)

Toplumcu gerçekçi görüşüyle alakalı olarak yaşadığımız toplumda çiftçinin, işçinin, aydının ya da memurun siyasi örgütü olmadığını bir bakıma temsil edilmediklerini söyleyen şair, bir gün iş yerinde arkadaşlarıyla otururken eline kalem kâğıt alarak şu cümleyi yazmıştı: “Durum bu mertebeye geldiyse isyan haktır.”

Son olarak; şairin insan ilişkilerinden bahsedelim. Lisedeki edebiyat öğretmenim, öğrencilik yıllarında Attila İlhan’ı İstanbul’da bir sahil kenarında gördüğünü ve yanına gittiğini söylemişti. Kendisiyle bir süre sohbet imkânı bulduğunu ve gayet samimi, cana yakın ve konuşmaya açık biri olduğunu söylediğini de hatırlıyorum. Zaten işçinin, çiftçinin, memurun hakkını gözetmek için birçok kez tartışmalara girmiş ve onların haklarını savunmak adına çalışmalar yapmış birinin farklı bir karaktere sahip olacağını da düşünmüyordum.

Bize bıraktığı her eser için binlerce kez teşekkür ederken, şairin en sevdiğim şiirlerinden birini seslendirerek yazıma son veriyorum.

Fon : Sebastian Larsson – Into The Dark
Şiir : Üçüncü Şahsın Şiiri

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here