“Düştümse eğer sana bakarken düştüm.”

Bilinen çoğu şairin bir lakabı vardır. Attila İlhan’ı Kaptan, Rıfat Ilgaz’ı Koca Çınar, Can Yücel’i Baba olarak bilmemiz, süre gelen bir tekrara dayanır. Bilinen lakapların arasında sadece bir şair, “Zarif” olarak anılır. Bu kişi, “seçkin bir kimse” olmayan Cahit Zarifoğlu’dur. Aristo, artist gibi lakapları da bilinir. Kısaca hayat hikayesine değinecek olursak eğer; çocukluğu Siverek, Maraş ve Ankara’da geçer. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı’nı bitirir. Diriliş, Mavera gibi dergilerde şiirler yazar. Adına 2003 yılından beri Şiir ve Edebiyat Girişimi tarafından her yıl ödüller verilmektedir.

Babasının, annesinden sonra başka bir kadınla evlenmesini kaldıramadığından babası ile hep mesafeli olur. Kendisinden 1.5 yaş büyük olan abisi Sait’i baba olarak bilir. Pilot olma hayali vardır. Eskişehir’e eğitim için gider. Uçak kullanabilir düzeyine geldiğinde sağlık kontrolünden geçerken gözünde ve kulağında rahatsızlık olduğu görülür ve bir hayal böylece suya düşer.

Üniversiteyi on yılda bitiren şair, otostop ile Avrupa’yı gezmek için yola çıkar. Çoğu kaynak bunu kendine yer bulamaması ile ilişkilendirir. Bazısı ise Cahit’in hareket etmekle yaşamayı ilişkilendirdiğini, yaşamı sevdiğini söyler. Bunu “Yaşamak” isimli kitabı ile destekler. 1974’te söylediği “Ben yaşarım. Hareketli, canlı, kımıl kımıl yaşarım. Ve hayattan sızlandığım hemen hiç görülmez.” sözleri de ikinci seçeneği doğru kılar. Sağlığının kötü gittiği vakitlerde onu acı değil, hareketsizlik yorar.

Kimseye muhtaç olmadan yaşamak, kendi ayakları üzerinde durmak, yaşantısındaki belirgin çizgilerdi. İnsanlardan kaçma uğraşı içinde oluşu, yalnızlık içinde kendine yer bulma gayreti, onu suskunluğa ve sakinliğe iter. Bunu bilgeliğine yoran çevresi, bir süre sonra şairin “Aristo Cahit” olarak anılmasını sağlar. Bir şair düşünün ki yaşamı seviyor, her anının dolu geçirilmesi gerektiğini düşünüyor ama neredeyse her zaman suskun ve sessiz. Bu hali anlayabilmek elbette biraz güçtür.

Arkadaşları ile güreş müsabakaları yaparlardı. Bir gün arkadaşları arasında en kalıplı olan Halil ile eşleştiler. Rasim, Erdem ve Alaeddin, Halil’in ilk hamlede Cahit’i indireceğini düşünüyorlardı ama “Zarif”, Halil’in sırtını yere getirdi. Sonrasında bu hikâye ile ilgili konuşan Alaeddin Özdenören “Cahit, şiir gibi güreş tutardı.” sözlerini dile getirir.

Şiirin ne mana, ne söyleyiş ne de musiki olduğunu, bunların dışında “anlatılmayan bir şey” olabileceğini belirten Jean Cousteau ile aynı fikirdedir. Zarifoğlu’na göre şiir, aslında görünmeyen tarafıyla değerlidir. Şiir, buzdağının görünmeyen tarafında okuyucusunu beklemektedir.

“Ne zaman ki doymuş bir eriyik gibi şiire doyar ve benim içeriye habire doldurduklarımı artık kabul edemez olup gelenlerin ısrarı karşısında bir yara gibi zonklamaya başlar, o zaman izin verir bir iki şiir yazarım. Onun vekili gibi yaşarım.”

Rasim Özdenören ve Cahit Zarifoğlu / Nisan 1980

Eserlerinde somuttan soyuta doğru bir geçiş söz konusudur. Genel olarak alışılmışın dışında yazmak, bilinen şemaların dışına çıkmak ve şiiri kelimelere indirgemek gibi uygulamaları ile öne çıkar. Şekil olarak “serbest” i tercih eder.  Anlatımında ayrıntılara yer veren şair, eserlerinde görülen imla bozukluklarına kasten dokunmadığını söyler. Şiirde, sanatçıya ait gizli bir tarafın da olması gerektiğini düşünür.

Şiirin kaynağının planlı bir hedef olmadığını söyler. Şiire elverişli bir dile sahip olanın, yazdıklarının şiir olmaya yeterli sayılabileceğini düşünür. Burada okuyucuya da iş düşer. Zarifoğlu’na göre okuyucu nitelikli olmalıdır. Şairin yazdığı şiir artık okuyucuya aittir ve ona hak ettiği değeri vermek yine okuyucuya düşer. Gerçeği, tek olanı şiir olarak görüp kendi vasfını şiirin anca çıkarılan bir imajı olarak kabul ettiğini görüyoruz şairin. Bu eşine sık rastlanır bir durum değil elbette.

“Şiirde kurulu olarak bir şeyler söylemek istediğimi sezmiyorum. Yazıyorum işte. Gözümün önüne psikolojik tablolar sergileniyor. Bu tablolar giriyor şiirime. Şiirimi oluşturuyor.”

Yazmaya başladığı yıllarda İkinci Yeni ile karşılaşır ama aynı dönemde eser vermek dışında bir ortaklık söz konusu olmaz. Bir gün Cemal Süreya’ya mektup yazar; “İstanbul’a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?”

Sonrasında Süreya, bu olayı şöyle anlatır;

“İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. (Sezai) Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai (Karakoç)’dan almış. Saklamamışım o mektubu. Zarifoğlu o sıra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış her hal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Ben de bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride.

O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni. Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde-bürosunda rastlaştıkça konuşurduk (ama her şeyden)…

Daha çok 1964–1966 yılları. Söylenmemiş güzel sözler de vardı aramızda. Ama bir arkadaşlığımız olmadı. Serüvenlerinden söz ederdi. Bunları, tuhaf yanlarını öne getirerek anlattığını anımsıyorum. Şiirine de yansımıştır. Sezai ile onun bu tavrı ve öyküleri üzerine çok konuşmuşumdur. O yıllarda mukaddesatçı genç sanatçılarla, aramızda büyük kopukluk yoktu. Kopukluğu onlar yarattı. Zaman nasıl da akıp gitmiş? Tam yirmi yıl oluyor Cahit Zarifoğlu ile görüşmeyeli. Bir gün de bin yıl olacak.”

Eserlerinde kültürel değişimler, yabancılaşma, yanlış uygulanan batıcılık gibi sorunların üzerinde durarak milli kültür çerçevesinde çözümler sunmayı ilke edindi. Necip Fazıl, Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç’un üstünde durdukları meseleleri kendi üslubuyla ele aldı. Doğu ve batı medeniyetlerinin farklılıkları Zarifoğlu’nun eserlerinde açıkça belirtilir. Yanlış batılılaşmadan oldukça şikayetçi olan şair, batıyı ikiyüzlü, menfaatperest olmak ile suçlar.

İşaret Çocukları’ndan, Korku ve Yakarış’a uzanan ve gittikçe netleşen bir dili olduğu görülür. Ama Zarifoğlu’nun şiiri kelimelere indirgenen bir şiirdir ve bahsi geçen netliğin, basitlik ile uzaktan yakından alakası yoktur. Ayrıca bir sınırı vardır. Sanatçının toplumun aynası olması gerektiğini söyler; kültür ve medeniyetinden kopuk aydının, örf ve adetlerinden destek almayan sanatçının kalıcı eserler üretemeyeceğini iddia eder.

Şaire göre yaradılışın özünde aşk vardır. İlahi ve beşeri olarak ikiye ayırır aşkı. Bu ikili bir bütünün parçalarını oluşturur. Her şeyin temelinde gizlidir. İnsanın güçlüklerle başa çıkabilmesi, zor olanı kolay edebilmesi, dayanma gücü aşk ile ilintilidir. Yine şaire göre insan kaçsa da aşk onu bulur. Koşullara ve zamana takılmadan kendini gösterir. Aşk, ağır bir yüktür.

“Yok, sevgili gibi
Yok yalnız kaldın
Bu ağır yükü tek başına
Taşıdın hülyaya daldın”

Aşk insana güç verir ve “başarma gücü” onunla perçinlenir, “dağlar delinir”.

“Haydi, aşk aşk
De ki dağları delerim senin için
Yıldızlar yakarışlar açık kartlar
Ve haydi hoşça kal.”

Yalnızlık, Zarifoğlu’nun çocukluğunda yakasına yapışan ruh halidir. İnsanlar arasına karışmaktan haz almaz ve yalnızlığına çekilir. Bunu “Bütün bunlar yalnızlıktan yontuldu” sözleriyle dile getirir. Şaire göre yalnızlık “emek sarf ederek en çok sahip olduğumuz şey” dir ve aşkın bir önceki adımıdır. Bekleyişe denk düşer.

“Ah şu yalnızlık
Kemik gibi
Ne yanına dönsen batar”

Tüm bunların yanı sıra yalnızlık verimliliktir de. İçine dönen insan yol kat eder ve ilerler. Bu sanatın en verimli halidir. Şair yalnızlıktan daha vefalı bir dost bulamadığından, kendini içindeki yalnızlığa ve şiire bırakır. Ayrıca unutulmamalıdır ki, yalnız olma hali bir geçiş evresidir. Uzun tutulması halinde insanı depresyona iter.

Her şey zıttı ile vardır. Yani hayat, ölümün varlığını hatırlatan en büyük bilinendir. Cenazeler, başkaları için sadece gerekli dersi alabilme fırsatıdır. Zarifoğlu, ölüm gelmeden sorumlulukların yerine getirilmesini söyler. Bu “insan” olabilme uğraşıdır. Bilinen gerçek, her zaman aynı şeyin olmayacağını hatırlatır. Kalıcılık, gelip geçiciliğe her zaman yenilir.

Sevgiye gelince; Zarifoğlu’na göre kalbin gıdasıdır. Kalbi aç olanın sevmekten başka çözümü yoktur. Toplum içindeki bunalımların sebebi, sevgisizliktir.

Şairler arasında özellikle 60’lı yıllarda görülen fikir çatışmaları, içinde çoğunlukla siyasi zıtlıkları barındırır. Şahsi kanaatime göre, edebiyatımızın birbirinden bu kadar uzak olan iki farklı kutbu içerdiği başka bir dönem de yoktur. Buna rağmen, dönemin şairleri kendilerini her iki görüşün fertlerine de okutmayı başarmışlardır. Zarifoğlu’ da bunlardan biridir. Kalemi keskin, ince ve yoğundur. Açılmayı bekleyen çiçek, anlaşılmayı bekleyen bir çocuktur. Yedi güzel adamın en zarifini rahmetle anıyorken, yazımı da yine şairin sevdiğim bir dizesi ile bitiriyorum;

“Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.”

Bir de naçizane bir seslendirme iliştiriyorum buraya. İyi dinlemeler.

Şiir: Sultan

Kaynak: 12

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here