Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
72

Sam: “Why do I and everyone I love pick people who treat us like we’re nothing?”

Charlie: “We accept the love we think we deserve.”

Diyalogda verilmek istenen mesajın ulaştığı nokta, aslında Ekşi Sözlük’teki o malum başlıktan hiç de uzakta değil. Hakkında 300 sayfadan fazla yazı yazılmış olan bu başlık, tabii ki cinsiyet farkı olmaksızın, hem kadınların hem de erkeklerin ilişki hayatlarında sıkça yaşayabileceği bir durum. 2012 yılında hayatımıza girmiş olan The Perks of Being a Wallflower filmi ise tıpkı yukarıdaki diyaloğun da vurguladığı üzere insan ruhuna odaklanan bir yapım.

Amerikalı yazar Stephen Chbosky’nin 1999 yılında yayımladığı aynı isimli kitabı, The New York Times’ta en çok satanlar arasına girmiş bir gençlik romanıydı. Yıllar sonra ise Hollywood kitabı beyaz perdeye uyarlamak istediğinde ise yazar, senaryoyu yine kendisi yazdı. Hatta bununla da yetinmedi; filmin yönetmenliğini de o üstlendi. Romanın 3 baş karakteri için de özenli bir casting çalışması yapıldı. Bunların sonucu ise hiç de şaşırtıcı değildi. Chbosky, bütün hayatını adadığı bu eserden emeğinin karşılığını da sinemaya muazzam bir gençlik filmi armağan ederek aldı.

Özetle eser, lisede ilk yılını geçiren popülerlikten uzak bir gencin kendisine birçok yönden benzeyen iki lise son sınıf öğrencisiyle dostluğu gerçek anlamda yeniden keşfetmesini ele alıyor.

 (SPOILER)

Filmin bir roman uyarlaması olması sebebiyle -hemen hemen çoğu başarılı uyarlamadaki gibi- oldukça derin nitelikte karakterlerle karşılaşıyoruz: Büyük bütçeli yapımların “iyi niyetli ve naif başrolü” olan Logan Lerman, burada da hem okuldaki diğer öğrencilerden dışlandığı sahnelerde hem de özellikle psikolojik bunalımlara girdiği anlarda oldukça gerçekçi bir performans gösteriyor (Bkz. Halasıyla ilgili yaşadığı travma ve okul yemekhanesindeki yumruk sahneleri). Aynı zamanda da film boyunca karakter, kısa zaman önce intihar eden en yakın arkadaşına mektup yazarak bize filmin anlatıcılığını yapıyor.

Hogwarts’ın yarı Muggle yarı büyücü olan güzelliği Emma Watson ise bu sefer karşımıza kısacık saçları ve Amerikan aksanıyla çıkıyor. Burada ise Harry Potter serisinden tamamiyle farklı bir rolde olduğu için onu böyle benimsememiz filmin başlarda ilginç olsa da özellikle bu filmle artık özdeşleşmiş olan tünel sahnesinde ve bazı anlarda hiç de fena olmayan bir oyunculuk sergiliyor. O anlara başka bir örnek olarak, Lerman’ın karakteri Charlie’nin yılbaşı hediyelerini giydiğinde ona resmen “düştüğü” o bakışını verebiliriz.

Filmin en çok akılda kalan karakteri ise şüphesiz Ezra Miller oluyor. Watson’ın karakteri Sam’in üvey kardeşi olan Patrick’e hayat veren Miller, “hayatta hiçbir şeyi ciddiye almama” gibi bir savunma mekanizmasına sahip bir karakteri canlandırıyor. Oyuncunun özel hayatındaki cinsel yöneliminin de pozitif katkısı sayesinde ortaya inanılmaz doğal bir performans çıkıyor. Yazar Chbosky’nin de en fazla özgürlük tanıdığı karakterin Patrick olmasıyla birlikte Miller, özellikle arkadaş gruplarının samimice eğlendiği sahnelerde ve The Rocky Horror Show müzikali anında yeteneklerini adeta konuşturuyor. Miller’ı daha sonra DC Comics filmlerinde The Flash ve Fantastic Beasts filmlerinde Credence olarak izleyebilmemiz ise bu nedenle hiç şaşırtıcı değil.

Hikayenin ve karakterlerin derinliğini oluşturan temel nitelikler olan geçmişte yaşanan olaylar, izleyicinin de filmin esas yapısını anlamasını sağlıyor. Karakterlerin üçünün de küçüklüklerinde yaşadıkları (cinsel ağırlıklı) travmalar sonucunda ruhlarında oluşan o boşluğu, lise çağına geldiklerinde toplum stereotiplerinden farklılaşarak dolduruyorlar. Bu üçlünün ve hatta onlarla aynı gruptaki Budist ve gotik olarak nitelenen kişilerin de ortak noktaları aslında geçmişlerindeki yaralar. Bu psikolojik yaralar ise onları toplumun genelinden uzaklaştırmasına rağmen birbirlerine yakınlaştırmayı başarıyor.

Lerman’ın karakteri Charlie’nin doktorunun film sonunda değindiği üzere ise “Nereden geldiğimizi değil; ancak nereye gittiğimizi seçebiliriz” ifadesinin altı çiziliyor. Tıpkı, o tünel sahnesi gibi, aynı zamanda filmin başındaki jenerikte de yer alan o tünelin sonunda bir şekilde aydınlığın görüneceği betimlenmiş. Yeter ki anı yaşamanın değerini bilin! (Bkz. Charlie’nin tüneldeki “I feel infinite” repliği.) Bununla birlikte, komedi yapımlarının baş tacı Paul Rudd’ın hayat verdiği “ilham verici öğretmen” rolü de aslında Charlie’ye her zaman o ışığı göstermeye çalışıyordu.

Yapımın ufak zayıflıklarından biri ise tabii ki gençlik filmi klişeleri: Değindiğimiz öğretmen karakteri buna bir örnek: Neredeyse her lise filmi öğretmenlerinde bir Dead Poets Society (1989) tadı alır olduk. Bununla birlikte, “ezik öğrenciler” ve “popüler öğrenciler” klişesi de başka bir yaygın örnek. Aynı zamanda da bazı karakterler çok siyah ve beyaz; gri bir kişiliğe sahip az ama öz karakter mevcut.

Bunları bir kenara bırakırsak, filmin değerini artıran oldukça etkileyici bir sebep daha söyleyebiliriz: Müzikler! Soundtrack albümüne özenildiği her anından belli olan eser, her ne kadar filmde dinleyemesek de The Beatles’tan Something plağını görmemiz ve çekme kasetler gibi önemli detaylara sahip. Ayrıca belirtmesek olmaz: The Smiths’lerle The Beatles’larla haşır neşir bir arkadaş grubunun daha önce hiç David Bowie efsanesi olan Heroes‘u dinlememiş olması (!) ilginç bir detay.

Son olarak, yazımızın başındaki diyalogda değindiğimiz konuda ise bu filmde örnekler bol: Charlie karakterinin hiç istemediği ancak kıramadığı bir kızla olması, Charlie’nin kız kardeşinin ona şiddet uygulayan biriyle birlikteliği, Sam’in onu aslında hep aldattığı ortaya çıkan üniversiteli bir adamla beraber olması ve Patrick’in aslında cinsel tercihinden utanan birine aşık olması.

Ancak “Saksı Olmanın Faydaları”nda esas önemli olan, tünelin ucundaki ışığın her zaman farkında olmak. Bu film de özellikle genç yaştaki izleyiciler için bunu en doğal haliyle yansıtmayı başarıyor!

 

Kaynak: 1.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
72

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here