Trent Reznor, 80’lerin sonunda dinleyicilerin hayatına giren, rock ve endüstriyel müzik sevenlerin yakından tanıdığı bir isim. Tek adam projesini 30 yıldır sürdüren Reznor, sıradan bir müzisyen değil. Courtney Love ile olan olaylı ilişkisinden tutun da, albümünü Manson cinayetlerinin yaşandığı Sharon Tate’in evinde kaydetmesine kadar aslında kariyeri hareketli biri kendisi. Marilyn Manson’ı dünyaya tanıtan kişi kendisi. Büyük üstad Jhonny Cash’in, belki de en bilinen ve kalplere en çok dokunan, en acıklı performansı olan “Hurt”ün yazarı ve bestecisi. Müzik hayatında yeniliğe her zaman açık kalmış, politik duruşundan asla vazgeçmemiş, ve ileri görüşlülüğüyle herkesi 10 adım gerisinde bırakmış bir müzisyen Reznor.

Aslında film müziği (soundtrack) dünyasına hiç de yabancı değildi. Pretty Hate Machine albümünden Something I Can Never Have, Natural Born Killers (1994) gibi ikonik filmlerde yer almış, The Crow (1994) için Joy Division’ın Dead Souls’unu yorumlamıştı. Ama Reznor’ın film müziği dünyasında en öne çıktığı nokta şüphesiz, Atticus Ross’la David Fincher filmleri The Social Network (2010), The Girl with the Dragon Tattoo (2011) ve Gone Girl (2014) için besteledikleri orijinal film müzikleri oldu.

Reznor ve Ross‘ın iş birliği, bundan 20 yıl önce 1998’de, Reznor’ın, Ross’ın o zamanki 12 Rounds adlı grubunu, plak şirketi Nothing Records ailesine dahil etmesiyle başladı. 20 yıldır müzikal anlamda birbirlerinden beslenen ve efsanevi işlere imza atan ikilinin kariyerlerinin dönüm noktası ise Fincher’ın 2010 yapımı filmi, The Social Network (2010) oldu.

The Social Network’ün (2010) bütünüyle muazzam bir yapım olduğu tartışmaya açık bir konu değil. Yönetmen David Fincher, başrol oyuncusu Jesse Eisenberg, konu alınan kişi Mark Zuckerberg, Trent Reznor ve Atticus Ross, aslında tamamıyla bir formüle bağlı kalarak çalışan kişiler. Filmin yapımındaki bu önemli isimlerin karakterlerindeki harmoni, başarısının büyük bir bölümünü oluşturuyor. Fincher’ın sinematografisindeki her kareyi, film müziğinde Reznor ve Ross’un bestelediği her notada hissetmek mümkün. Fincher’ın alışılagelmiş sarı ve mavi renk paleti, şarkılardaki her piyano notası ve soğuk synth melodilerine denk. Müzik ne öne çıkıyor ne de arka planda farkedilmeden akıyor. Yapması gerektiği gibi, filmi yüceltiyor ve rolünden çalmaktansa sinematik bütünü öne çıkarıyor.

 

David Fincher, Trent Reznor ve Atticus Ross’ın En İyi Orijinal Film Müziği Oscar Ödülü ile taçlandırdıkları ilişkilerinin başarısını kanıtlamasıyla üçlü, 2011’in The Girl with the Dragon Tattoo’su ve 2014’ün Gone Girl’ü için tekrar bir araya geliyor. Evlerine tekrar bir Oscar Ödülü götüremeseler de, bu iki filmin müzikleri de filmin geri kalan unsurlarıyla The Social Network (2010) kadar kusursuz bir uyum içerisinde. Reznor ve Ross, bestelerinde korku, tereddüt, şüphe gibi aslında sesle ifade edilmesine alışık olmadığımız duyguları, basit görünse de çok katmanlı bir şekilde ve etkili olarak seyirciye ulaştırıyor. Özellikle The Girl with the Dragon Tattoo’nun (2011) başında çalan müzik, Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun seslendirdiği Immigrant Song yorumları, aslında filmi özetlermiş gibi. Kendilerine has ve hemen ayırt edilebilir bir sese sahip olan ikilinin, müzikten anladıkları kadar sinemadaki bütünlük sağlayıcı unsurlara da hakim oldukları aşikar.

18 yıldır süren dostluk ve iş birliklerinden sonra 2016 yılında, resmi olarak Nine Inch Nails grubunun bir parçası olan Ross, Reznor’la olan iş birliğini 2016-2017 yapımları Patriot’s Day ve The Vietnam War ile devam ettirdi. 2018’de Jonah Hill’in ilk yönetmenlik deneyimi olan Mid90s için tekrar kolları sıvayan ikili, şu anda büyük istekle başladıkları HBO’nun Watchmen uyarlamasının müziklerini bestelemekte.

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here