”Tanrı öldü, Tanrı insanlara olan merhameti yüzünden öldü” böyle dedi Zerdüşt.

Nietzche’nin herkes tarafından bilinen, o meşhur cümlesi. Peki burdaki yaklaşımın gerçek manada kullanımı nedir? Nietzche gerçekten Tanrı’yı mı öldürdü? Bu uzun süredir tartışılan bir cümledir. Ancak şunu söylemek gerekir ki, Kieślowski sinemanın dindar Nietzche’sidir. Yarattığı bu on filmlik diziyi de, bu anlayış ile değerlendirmek gerekir.

Dekalog, 1989 yılında Krzysztof Kieślowski tarafından, Polonya’da devlet televizyonu için hazırlanmış on filmlik bir mini dizidir. Deklaog Lehçe, “On Emir” anlamına gelmektedir ve mini dizinin konu bütünlüğünü sağlayan mantıksal zemin de tam bu noktada yatmaktadır. Ancak Kieślowski “On Emir” konusuna sıradan bir anlayış ile yaklaşmaz. Toplumun kabul ettiği, dini yaklaşım anlayışını alt üst eder. Kieślowski dizide, On Emir’e mitsel bir mantık yüklemenin çok da doğru olmadığını; bu emirlerin hayatımızla özdeşleştiğinde, nasıl sonuçlar yaratabileceği gerçeğinin daha işe yarar olduğunu göstermiştir.

Dekalog’u anlamak için bakılması gereken ilk unsur, Kieślowski’nin cümlelerinde yatmaktadır. “Edebiyat, sinemadan üstündür” demiştir. İşte tam da bu noktada Dekalog, edebi açıdan bir başyapıt olma vasfını da taşımaktadır.

İlk bakışta bütünlüğü yokmuş gibi görünse de, aslında hikayenin tek kooperatif bir blokta geçmesi hikayeye büyülü bir bütünlük kazandırmıştır. Burdaki blok konusunu daha ince şekilde ele alırsak, aslında blok büyük bir evrenin küçültülmüş ve sınırlandırılmış halidir. Blokta başına olaylar gelen bir dizi insan da, bütün bir insanlığı temsil etmektedir. Aslında dizi boyunca ciddi manada hissettiğimiz bir soğukluk vardır. İşte bu soğukluk, kendimizle yüzleşmenin soğukluğudur.

Bir diğer vurucu olay da, Doğu Bloku’nun yaşamanı göze sokmadan hissettirmesidir. Kooperatif bloklaşmalarla oluşturulmuş bir yaşam alanı, aynı zamanda tek tipleştirilmiş ve disiplin çerçevesinde yaratılmış bir şehir düzeni vardır. Tam bu noktada Foucault mantığı ile dünyevi bir hapishane yaratıldığı gerçeğini hissetmek mümkündür. Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki, Kieślowski her zamanki politik duruşunu bu dizide yoğun bir şekilde hissettirmemiştir. Bu durumu şu şekilde değerlendirmek manidar olur; 80’lerin son çeyreğinde bölgede yaşanan değişim rüzgarları, herkesi belirli biçimlerde etkilemiştir. Bu açıdan, bu durumu iki şekilde değerlendirebildim. Ya herkesin politika konuştuğu bir dünyada marjinalliğini korumak istedi ya da büyük bir bıkkınlık içinde boğulan toplumu, kısa süre de olsa kaostan uzaklaştırmaya çalıştı. Dizi boyunca adalet, etik vb. birçok kavramın sorgulanmasını bu durumla iltisaklandırabiliriz. 

Başka ilginç detay da, bu mini dizinin içindeki bölümlerden yola çıkarak; iki film çekilmiştir. Bunlar, “A Short Film About Killing” ve “A Short Film About Love” filmleridir. Aslında, dizi boyunca en vurucu iki konunun bu olduğunu hissetmek mümkün. Ancak benim açımdan, en vurucu bölüm etik değerlerin ciddi manada tartışıldığı Dekalog 8’dir. Aslında bütün bir hikayede yaşadığımız o soğukluğu, sessizliği ve dramı en iyi yansıtan bölümdür. Duvarda bir türlü düzelmek bilmeyen tablodaki metaforda tam olarak bu ruhu yansıtır. Tablonun bize söylediği şey, bazı derin yaraların asla düzelemeyeceği gerçeğidir.

Dizi boyunca, ilgimi çeken detaylardan biri de sürekli karşımıza çıkan adam unsuruydu. Bu adam, ne zaman yanlış bir eyleme başlama isteği duyulsa, karakterleri gözetleyerek; farklı kılıklarda sahneden yürümekteydi. Bu adamı birkaç farklı anlayışla ele almamız yanlış olmaz. Benim ilk görüşüm bu adamın Musa metaforu amacıyla kullanıldığıdır -On Emir yüzünden-. İkinci görüşümde ise ilahi bir varlık olabileceği gerçeği var. Fakat süre ilerledikçe aklıma gelen şeylerden biri de On Emir’in Hristiyanlar için bir geçerliliği olmadığı gerçeği idi. Onlar için “Mesih Kanunları” vardı. Böylece üçüncü görüşümde de bu kişinin Mesih metafor olarak kullanıldığı gerçeği doğdu. Ancak bu tartışmalar ve görüşler boşunadır. Kieślowski, bu filmi varoluşsal düşüncelere dalmak için yarattı ve bu tarz açık uçlu sorulara bilinçli bir şekilde cevap vermedi. Şayet cevap vermiş olsaydı, varoluşsal sorgulama büyüsü ortadan kalkardı. Yani sürekli gördüğümüz adam herkes için kendisinin inandığı şey olacaktır. Kimine göre vicdan, kimine göre elçi, kimine göre de sadece bir adam…

Bazı eleştirilerde dizinin çok fazla kadercilik anlayışına boğulduğunu söyleyenler var. Ancak dikkatli izlendiği taktirde bunun tam da böyle olmadığını görmek mümkündür. En kaderci bölüm olarak, ilk bölümü değerlendirebiliriz. Son sahnede görünen bir Meryem Ana tablosu var. Ve Meryem Ana’nın tam da gözlerinin altındaki hizaya mum kalıntıları dökülerek bir ağlama imajı yaratılır. İşte bu metafordan yapılacak çıkarım da insanın kendisine bağlıdır. Kieślowski, ayırt etmeden her şeyi sorgulama mantığına bürünmüş ve dini anlattığı dizide, dini dahi sorgulayabilmiştir. İşte bu da dizinin bir başyapıt olmasındaki en büyük nedenlerden biridir.

Sürekli olarak diğer bölümlerdeki karakterlerin, farklı bölümlere figüran olarak taştığını görmekteyiz. Hatta bir keresinde Kieślowski’nin kendisi bile bir sahnede gözükmektedir. Bu bize görmediğimiz ama olan bir bütünlüğün içine itmektedir. Diziyi izlerken, Zbigniew Preisner’in elinden çıkan müzikleri de hafife almamak gerekir. Sahnelerin çekimi, oyunculuk gibi kıstasları bir kenara koyarsak, sahne ruhunu en çok veren diğer unsur da müzikler olmuş. Ayrıca Kieślowski’nin dikkatli izleyicileri için bir sürprizi vardır. Bu sürpriz de Van Den Budenmayer’dir. Çoğunlukla izleyiciler bu adı eski bir besteci ile ilişkilendirmişse de, aslında bu ismin gerçek sahibi Zbigniew Preisner’dan başkası değildir.

Bir diğer konuya gelecek olursak, sahnelerdeki renklendirme de çok ilginçtir. Örneğin, öldürmek eylemi ile ilgili bölümde, en baştan beri kasvetli ve iç sıkan bir renklendirme tekniği kullanılmış ve başarılı bir biçimde izleyiciye yansıtılmıştır. Diğer bölümlerde de çoğunlukla teknik bu yöndedir.

Son olarak Kieślowski’nin kült eserlerinden biri olan Dekalog, mutlaka izlenmesi gereken eserlerdir. İnce detaylara dikkat etmeyen bir izleyiciyi bile, derinden etkileme özelliğine sahiptir. Ağlatmadan, güldürmeden ihtişamlı bir biçimde nasıl yaşamamız gerektiğini vurgular.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here