Film, sevimli ve biraz şapşal bir çift olan Adam (Alec Baldwin) ve Barbara’nın (Geena Davis), evlerinde geçirmeyi planladıkları iki haftalık tatilin henüz başlarındayken bir araba kazası sonucu ölmeleri fakat bu durumu fark etmemeleri ile başlıyor. Evlerinin dışına çıkamadıkları gibi ne yapacaklarını da bilemeyen çiftimiz, evlerinin salonunda buldukları “Yeni Ölenler İçin El Kitabı” sayesinde ölü olmanın ne anlama geldiğini ve ne yapmaları gerektiğini öğrenmeye çalışıyorlar. Yaşadıkları evin zengin bir aileye satılmasıyla birlikte Adam ve Barbara’nın bir yandan bu aileden kurtulmaya çalışmasını diğer yandan ölü yaşamlarına adapte olmalarını izlediğimiz bir macera içerisinde buluyoruz kendimizi.

Tim Burton neredeyse tüm filmlerinde işlediği melankoliyi eve yeni taşınan ailenin 17 yaşındaki kızı Lydia (Winona Ryder) üzerinden seyirciye taşıyor. Lydia gotik tarzını, tuhaf ve farklı oluşunu sadece giydiği siyah kıyafetlerle değil aynı zamanda üvey annesinin çılgın hareketlerine ve babasının umursamazlığına karşı tepkileriyle de seyirciye yansıtmakta. Bu yabancıları türlü numaralar ile evden kaçırmak için uğraşan çiftimiz ise Lydia ile farklı bir bağ kurmaya başlıyor.

Öbür Dünya

Filmdeki en etkileyici unsurlardan biri ise yönetmenin her sahnesini özenle işlediği “öbür dünya”. Adam ve Barbara öbür dünyanın kapısını açtığı anda bir bekleme odasıyla karşılaşıyoruz. Çeşitli şekillerde ölmüş, pek çok farklı insanın beklediği bu odada gördüğümüz renkli karakterlerin yanı sıra dikkat çeken bir diğer şey ise gerçek dünyayla paralelliği. Ölü olmanın işleri kolaylaştırmadığını, aksine öteki tarafta da bürokrasinin ne kadar ağır olduğunu bu sahnelerde sıklıkla görüyoruz. Hatta öyle ki Adam ve Barbara danışmaya gidip bilgi almak istediklerinde el kitabını okumadıkları için azar işitiyor ve danışmanları Juno ile görüşmek için tam 3 ay sonrasına sıra alabiliyorlar!

Burton “öbür dünya”yı öyle güzel işlemiş ki seyrederken hayran kalmamak elde değil. Bu dünyadan daha farklı olsa da dosya/evrak işlemlerini, kayıt tutulmasını, randevu sistemi gibi detayları görmek öteki tarafa hiç bakmadığımız bir pencereden bakmamızı sağlıyor.

Kural Tanımaz Beterböcek

Kahramanlarımız içinde bulundukları durumdan kurtulmak için son çareyi, öbür dünyada da sevilmeyen Beetlejuice (Beterböcek) adlı hortlağa başvurmakta buluyorlar.

Filmdeki ilk dakikasından son anına kadar (tüm aykırılığına rağmen) bağlandığımız Beetlejuice, ahlak dışı davranışları, kadınlara düşkünlüğü, yardım etme bahanesiyle kendisine bir çeşit kurban seçmesi ile ün yapmış, kısacası bencilce hayatını geçiren bir ölüdür. Kural tanımazlığı yüzünden öteki taraftan da kovulan ve tam bir baş belası olan bu karakter, Michael Keaton’ın şahane performansıyla unutulmayacaklar arasında yer almayı başarıyor.

Tim Burton’ın Beetlejuice ile geçen sahnelerin büyük bir kısmında (kendisinin de çok sevdiği) stop motion tekniğini kullandığını söylemeden geçemeyeceğiz. Filmi, o dönemdeki diğer fantastik yapımlardan ayıran en önemli özelliklerden biri de bu oluyor. Görsel efekt olarak döneminin en başarılı işlerinden biri olan filmin, bu alandaki ödüllere adaylığı da tesadüf değil.

Eğlenceli 

Adam ve Barbara’nın aileyi korkutmak için yaptığı numaralar beklenilenin aksine bir sonuç verince insanlar, yaşadıkları bu paranormal deneyimi çok etkileyici bulup hayalet çiftimizle tanışmak istiyorlar. Ancak hesaba katmadıkları hortlağımız ortaya çıkınca işler iyice karmaşık bir hale geliyor.

İnsanoğlunun pek çok zaafını konu edinen filmde, insanların -eğer mümkün olsa- ölüler üzerinden bile para kazanmaya çalışacak kadar gözlerinin döneceğini eğlenceli sahneler halinde izliyoruz.

Lydia’nın üvey annesini canlandıran Catherine O’Hara ise bu sahnelerdeki eğlence dozunu yukarılara taşıyan en önemli isim oluyor.

Son olarak, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını iki dünya üzerinden de gösteren, yaratılan fantastik dünyayı gerçek kılarak filmden bir an bile kopmamamızı sağlayan Tim Burton’ın bu filmi, eskimeyecek filmler arasında yer almayı hak ediyor bizce.