No matter what, you keep fınding something to fight for.

Evet sevgili WannaGate okurları, bugün belki de bu site üzerinde yazma fırsatı bulduğum en özel yazılardan birinin üstünden geçeceğiz. Bu kadar özel olması sebebiyle konuşma dilimde birazcık daha şahsi olacağım, eh ne de olsa bir aşk mektubu bu değil mi? Resmiyeti elden bırakmak lazım. Ayrıca belirtmekte fayda var ki bu yazımız tamamen spoiler dolu olacak, bu oyunu halen oynamamışsanız kendinize bir iyilik yapın, hayata dair yaptığınız her ne varsa şu anda durun ve The Last of Us’ı oynayın.

Öncelikle The Last of Us’ın geliştiricisi olan stüdyo, Naughty Dog‘dan biraz konuşalım. 90’larda 2 arkadaş olan Andy Gavin ve Jason Rubin tarafından kurulan bu stüdyo EA ve Universal gibi paylaşımcılar için küçük oyunlar yaparak bir miktar da olsa para kazanmaktaydılar hem de çok genç yaşlarda fakat ilk büyük başarılarını Crash Bandicoot oyunları ile yakaladılar. Belki günümüzde böyle bir durum göremesek de geçmişteki oyun konsollarının en büyük unsurlarından biri “Maskot oyunlara” sahip olmaktı. Sega konsollarının maskotu Sonic, Nintendo konsollarının maskotu ise Mario ve Link gibi karakterlerken 1994’de ilk kez konsol marketine adım atan Sony’nin konsolu PlayStation’ın henüz bir maskotu yoktu ve Crash’de akıllarda bu yeni konsola bir Maskot yaratma fikri ile yaratılmıştı. Crash Bandicoot serisine 3 ana oyun ve 1 adet de oldukça eğlenceli bir karting oyunu (Crash Team Racing’in Remaster haberine buradan ulaşabilirsiniz) yapma fırsatı bulan Naughty Dog, 2000’li yıllarda Crash’in oyun haklarını kaybetti ve PlayStation 2 jenerasyonuna yeni bir isimle devam etmek durumunda kaldı. Jak and Daxter.

Platform oyun tipine hikaye anlatımı tanıtmak isteyen bu seri amacını harika bir başarı ile gerçekleştiriyor, Jak serisindeki 3 oyunundan sonra Sony tarafından satın alınan Naughty Dog‘un da bir Sony stüdyosu olarak yaptığı ilk oyun Jak X Combat Racing adındaki bir yarış oyunu. Şahsen, Jak and Daxter serisi benim en sevdiğim oyun serilerinden biridir, 2002 yılında 4-5 yaşlarında bir çocuk olarak PlayStation 2’mi aldığımda ilk oynadığım oyunlardan birisiydi ve serinin oyunları kendini geliştirmeye ve evrimleştirmeye devam etmesi oyunları hep taze tuttu. Fakat ben bile Jak X Combat Racing’i birkaç ay önce PS4’e çıkan versiyonlarında oynama fırsatı buldum ve oldukça zevki bir yarış olduğunu söyleyebilirim. İlginç bir dipnot; The Last of Us, Uncharted 4 ve tabii ki şu anda The Last of Us Part II’nin kreatif yönetmenliğini yapması ile tanıdığımız Neil Druckmann, Naughty Dog’da Jak X oyununun geliştirilme döneminde stajer olarak çalışmaya başlamıştır.

Pekala sırada ne var? 2007’de PlayStation 3 platformuna çıkış yapmasıyla başlayan Uncharted serisi. Günümüzde tanıdığımız Naughty Dog’un oluşmasının ilk adımları bu oyunlar ile başladı, ilk kez gerçekçi hikaye anlatım platformuna adımını atan Naughty Dog bu Indiana Jones filmleri ve Tomb Raider oyunlarının karışımları olan Uncharted oyunları ile hikaye anlamında her ne kadar yer yer gerçek dışı olsa da Jak and Daxter serisi ile başladıkları yolun doğal bir şekilde evrilmiş noktasında olduklarını kanıtladılar. Pekala gelelim yazımızın ana yıldızına, The Last of Us.

İlk kez Kasım 2011’de çıkmış olan Uncharted 3 oyunun giriş bölümündeki barda duran bir gazetede tease edilmiş olan oyun, Aralık 2011 Video Game Awards şovunda resmi olarak tanıtıldı. Herkesi sürprize uğratan en büyük sebep ise yeni oyunları 1 ay önce çıkmış olmasına rağmen Naugty Dog’un yeni bir oyun ile görücüye çıkmış olmasıydı. Fakat görünen o ki Naughty Dog kimseye belli etmeden 2010 yılından itibaren Uncharted 3’e ek olarak bir yeni bir oyun üzerinde daha çalışıp 2 oyunluk bir stüdyo haline geliyormuş. Aslında yeni bir Jak and Daxter oyunu üzerinde çalışmak ile görevlendirilmiş olan Neil Druckmann ve Bruce Straley bir süre sonra Jak serisine yakışır türde bir oyun yapamadıklarını keşfedip kendi fikirleri üzerinde yoğunlaşmaya başlamışlar ve sonucu ise oyun tarihinin en önemli sütunlarından biri haline gelmiş.

Oyunumuza Joel ve küçük bir kız ile başlıyoruz. Oyunun kapağında ve fragmanlarından da bildiğimiz üzere oyunda küçük bir kız yer alacak fakat sanki biraz farklı görünüyor gibi değil mi? Yine de çok emin değiliz fakat tabii sonucunu şu anda hepimiz biliyoruz. Naughty Dog bu tanımadığmız kızın ölümünün üzerimizde bir etki yaratması gibi zorlu bir görev ile karşı karşıyaydı ve bunu yapabilmek için babası ile aralarındaki ilişkiyi ön planda tutmaya çalışmıştı. Birbirleri ile şakalaşmaları, birbirlerine karşı olan tavırlarından aralarında güçlü bir ilişki olduğunu görebiliyoruz, kızının ona aldığı saati gördükten sonra direkt sarılıp öpmektense onunla dalga geçip şakaya vurması fakat Sarah uyuya kaldıktan sonra da bir o kadar şefkatli bir şekilde onu yatağına götürüp “Good night, baby girl.” diyerek onu sevmesi sert kabuğunun altında Joel’un kızını ne kadar sevdiğini bize gösteriyor ve tabii ki arkada çalan Gustava Santaolalla‘nın nazik ve melodik müziği bu sahneyi daha da üst seviyelere taşıyor.

Ardından hepimizin bildiği üzerine virüsün yayılmasının çıkardığı kargaşada Sarah bir asker tarafından vuruluyor ve paragrafın üst tarafında bahsettiğimiz olay aslında burada da devreye giriyor, neredeyse hiç tanımadığımız ve vakit geçirmediğimiz bir karakterin ölümüne neden üzülelim ki? Aslında üzülme sebebimiz bu değil, Naughty Dog burada duygularımıza erişmek için bizim karaktere olan bağlılığımızdansa Joel’un Sarah’ya olan bağlılığını ön plana çıkararak bizim daha çok Joel adına üzülmemizi amaçlıyor. O “taş fırın erkeği” gibi tanımlayabileceğimiz Texas erkeği Joel’un kızının yerde acı çekişirken ki halini gördüğündeki tepkisi, kızının cansız bedeni kucağındayken umutsuzca sayıklayarak ağlaması bu hayat dolu ve yarıma muhtaç kızın bir asker tarafından vurularak öldürdüğü gerçeğini bize daha da somutlaştırıyor. Arka planda çalan adeta kalp kırıcı müzik son notalarını da duyurduktan sonra ekran kararıyor ve

“THE LAST OF US”


Bu ilk 20 dakika oyun tarihinin en iyi açılışlarından biri olmasına ek olarak, oyunu harika bir şekilde özetlemeyi başarıyor. Oyun size birkaç saniyelik rahatlık ve mutluluk sunuyor ve sonra bunu elinden birden çekip alıyor ve işte The Last of Us budur der gibi de oyunun logosu birden karşımıza çıkıyor.

The Last of Us’ın genel hikayesine bakıldığında genel hatlarıyla aslında çok basit bir oyun. Geçmişinin yaralarını taşıyan bir adam, insanlığın son umudu olarak gördüğümüz küçük bir kızı A noktasından B noktasına götürmek ile görevlendiriliyor fakat The Last of Us’ı özel yapan şey B’ye ulaştığımızda gördüklerimiz değil, A’dan B’ye gidene kadar yaşadıklarımız, karakterlerimizin başlarına gelenler, aralarındaki ilişkinin gelişmesi, kendilerinin karakter olarak yaşadıkları gelişmeler. Bunların hepsinin son derece gerçekçi ve insancıl bir şekilde anlatılıyor oluşu The Last of Us’ı özel yapan şey.

Ve bunların hiçbiri gözümüze sokula sokula yapılmamakta, Ellie’nin Joel’a sinirlendiği bir zamanda ona attığı bir bakışta veya ses tonundaki değişiklikte, Ellie’nin David’i son anda öldürdükten sonra Joel geldiğinde “He tried to-…” diye sayıkladığında gördüğümüz en güçlü çocuk karakterlerden birinin bu cümleyi bitiremeyişinin gizlediği korkuda veya Ellie ile ilk karşılaştığında Joel’un her ne kadar soğuk ve itaatçi olmasına rağmen oyunun başlarında Ellie’ye silah doğrultan bir askerin üstüne düşünmeden atlayışında görebiliyoruz veya bütün bu detaylar bir yana, sadece yukarıdaki görselde. Aslında bu görsel benim için çok özel bir anı temsil etmekte çünkü oyunu ilk oynadığımda ve bunu fark ettiğimde, “Vay canına gerçekten de özel bir oyun oynayacağım.” demiştim. Sizlerin de fark edebileceği üzere, Joel her ne kadar geçmişinden veya ölü kızından bahsetmeyi sevmese de Ellie ile yaşadığı minik bir ılıman andan sonra ilk yaptığı şey buruk bir şekilde saatine bakmak oluyor, Sarah’nın ona ölmeden önce aldığı saate. Birçok kişinin gözünden kaçabilecek bu detayda bile aslında tonlarca bilgi ve duygu saklı…

Pekala biraz daha kronolojik olarak ilerleyelim. Oyunun açılışından itibaren Joel’u ilk kez gördüğümüzde aradan 20 yıl geçmiş. Joel biraz yaşlanmış, dünya bayır aşağı sürüklenmiş ve insanların toplu yaşadığı alanlarda askeri kuvvetten kalan güçlerin hakim olduğunu görebiliyoruz. İlk tanıştığımız yan karakterlerden biri ise Tess oluyor. Joel ile aralarında bir yakınlık olduğunu görebiliyoruz fakat birçok kişinin düşünebileceğinin aksine ben aralarında romantik bir ilişki olmasındansa Joel ve Tess’in birbirlerini anlayan 2 kişiden ibaret olduğunu düşünüyorum. Aralarında bir ilişki olabilecek olsa bile ikisi de böyle bir duygusal bağ için fazla yaralılar, sadece birbirlerini kollayan ve hayatta kalmalarına yardımcı olan iki kişi gibi görmek benim için çok daha doğal geliyor. Aralarındaki dinamikten de Joel’un kas, Tess’in ise beyin olduğunu görebiliyoruz

Joel’un, Ellie’nin ekibe katılmasına karşı çıkmasından sonra Tess’in “O sadece kargo Joel.” demesinden veya Joel’un saatine bakarak hüzünlenmesini fark etmesinden Tess’in de bir nebzeye kadar Sarah’dan haberdar olduğu çıkarımında bulunabiliriz.

Ellie‘ye gelecek olursak ise, onun başlangıçta nasıl bir psikolojide olduğunu anlamak oyunun sonunda kat ettiği yolcuğu takdir etmemiz için çok önemli. 14 yaşında, ailesiz bir şekilde askeri okullarda büyümüş Ellie, aslında yolculuğuna başlamadan önce Boston Askeri Okulu’nda Firefly‘lara karşı yetiştirilen bir askeri grupta hemşirelik için eğitim alıyordu. Fakat sizlerin de Left Behind DLC‘siden bilebileceği gibi en yakın arkadaşı Riley ile birlikte ısırılıyor fakat arkadaşı dönüşürken kendisi dönüşmüyor ve yardım almak için annesinin Ellie doğmadan önce arkadaşı olan Firefly’ların lideri Marleene’i buluyor. Ellie için bu yolculuk çok önemli çünkü, arkadaşı ölürken kendisi hayatta kaldı, sadece birkaç saatlik bir eğlence için gittikleri alışveriş merkezinde ısırıldılar ve arkadaşının boşuna ölmüş olmasını istemiyor. Riley ölürken kendisinin hayatta kalmış olmasının bir anlam ifade etmesi için insanlığı kurtarmak istiyor ve bu sebeple her şeyi yapmaya hazır.

Ve işte hikayenin gerçek anlamda başladığı nokta burası diyebiliriz. Tess ısırıldığını göstermesinin ardından kendini Joel ve Ellie’ye biraz zaman kazandırmak için feda ediyor. Bu yolculuğun artık onun için de ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz, ısırıldıktan sonra değişim yaşamadan önce yaşadığı korku belki de bu konumdaki başka insanlar için olan empatisini de arttırıyor diyebiliriz. “Bizim hakkımızda ne biliyorsun? Benim hakkımda?” bu benim açımdan Tess‘in virüs yayılmadan önceki haline birkaç saniyelik olan dönüşünü temsil ediyor, ima ettiği şey bu noktadaBenim gerçekte kim olduğumu tanımıyorsun, sadece bu dünyanın beni getirdiği bu hali tanıyorsun.” der gibi bu da birden bir aşının bulunması konusundaki isteğinin ne kadar arttığını da bize gösteriyor.

Birçoğumuzun belki de geriye dönüp The Last of Us‘ı hatırlamaya çalıştığında aklına geleceği anlar bunlardır. Joel ve Ellie’nin post apokaliptik bir dünyada seyahat etmesi, Boston’daki karantina alanından daha önce hiç çıkmamış Ellie‘nin çevresi ile etkileşimi ve çocuksu saflığı, aralarındaki ilişkinin yavaş yavaş gelişmesi, isteğe bağlı diyaloglar ile oyundan aldığımız zevkin ve senaryodan aldığımız derinliğin artması… The Last of Us’ın bir oyun olarak aslında parladığı anlar bu kısımları.

Bill karakteri hakkında değinmek istediğim çok fazla nokta yok aslında. Son derece takıntılı ve uyuz bir tip olarak karşımıza çıkıyor fakat kalbi buna rağmen doğru bir yerde. Bu sebeplerden dolayı da “partneri” olarak bahsettiği bir kişinin onu terk ettiğini öğreniyoruz. Ardından “partneri” Frank’in şehirden kaçmaya çalışırken ısırılıp kendini asarak intihar etmiş olduğuna tanıklık ediyoruz ve açık açık söylenmemiş olsa da Bill’in tepkisinden Frank ile aralarında bir noktada romantik bir ilişki olduğunu anlamak mümkün.

Bu sebeple Bill karakterinin varlığı biraz daha fazla önem kazanıyor, özellikle 2013 senesinde LGBTQ+ topluluğu oyunlarda nadiren temsil edilen bir azınlıktı fakat Sony’nin en büyük oyunlarından birinde bu temsiliyeti görmek ben dahil birçok oyuncuyu mutlu etmişti. Hatta Left Behind DLC‘sinde de Ellie’nin de eşcinsel olduğunu öğrenmiştik.

Ayrıca oyunu ilk oynadığımda beni çok şaşırtan bir detayı daha burada görmek mümkün. Frank’in kendini astığı evde bakınırken Bill’e yazmış olduğu bir mektubu bulmak mümkün ve eğer istersek bu mektubu gidip Bill’e verebiliyoruz. Mektubu okuduktan sonra onu tortop yapıp fırlatıyor ve biz tekrardan istersek gidip bu mektubu yerden alabiliyoruz ve açtığımızda önceden düzgün bir şekilde duran kağıdın şimdi kırış kırış olduğunu görebiliyoruz. Çok ince ve birçok kişinin fark etmeyeceği bir detay hakkında bu kadar uğraşılmış olması beni son derece şaşırtan bir nokta olmuştu.

How the hell do you even walk around with that thing?

Ve işte uzun bir sürenin ardından duygusal olarak rahatlayıp tatmin olduğumuz sahnelerden birine ulaştık. Bill’in yardımı sayesinde bir araç tamir etmeyi başaran Joel ve Ellie, Firefly’ların nerede toplandığını öğrenebilmek için Joel’un kardeş Tommy‘yi bulma yolunda gidiyorlar. Burada birbirlerine yavaşça ısınmaya başlayan ikilimizin aralarında daha dostça diyaloglar ve şakalaşmalar başladığını görebiliyoruz hatta Joel nispeten şevkatli bir şekilde Ellie’ye biraz uyuyup dinlenmesi için ısrar ediyor.

Fakat yazımızın başında da hatırlayabileceğiniz gibi bir şey söylemiştim, “Oyun size birkaç saniyelik rahatlık ve mutluluk sunuyor ve sonra bunu elinizden birden çekip alıyor ve işte The Last of Us budur.” ve Pittsburgh’ün girişinde içine girdikleri tuzak yüzünden yaşadığımız birkaç dakikalık rahatlığı kaybediyoruz.

Pittsburgh benim oynanış açısından en sevmediğim bölümlerden birisi olsa da hikaye açısından belki de en önemli kısımlardan birisi. Joel her ne kadar Ellie’ye yavaş yavaş ısınmaya başlamış olsa da henüz yeterince güvenmiyordu, fakat Ellie’nin Bill’in şehrinde soğuk kanlılığını koruması ile az da olsa Joel’un takdirini kazanmıştı bunu da Bill’e “İtiraf etmelisin, kendisini nasıl kollayacağını iyi biliyor.” deyişinden de yorumlayabiliriz.

Ayrıca gözlerden kaçmış olabilecek fakat benim son derece sevdiğim bir detay daha var. Ellie, ilk kez bir insanı öldürdükten sonra “Kendimi kötü hissediyorum.” dediğinde bir anlığına Joel endişe ile dönüp ona bakıyor sonra kendisini toparlayıp sinirli bir hale bürünüp hesap soruyor. Buradan her ne kadar dışarıdan umursamaz ve sert görünmeye çalışıyor olsa da Ellie’ye karşı yavaş yavaş babalık duygularının veya en azından yumuşak bir tarafının gelişmeye başladığını görebiliyoruz.

Fakat asıl dönüm noktası Joel, Ellie’ye her ne kadar yerinden hareket etme demiş olsa da Ellie’nin son anda Joel’un yardımına koşup hayatını kurtarması ile başlıyor. İlk başta itaatlerine karşı gelmiş olduğu için sinirlenen Joel aslında bir süre sonra Ellie’nin sadece küçük bir çocuk olmadığını farkedip ona eşiti gibi davranmaya başlıyor ve birkaç dakika sonraki sahnede Ellie’nin tüfeği alıp Joel’a uzak uzaktan yardım etmesine izin veriyor.

Evet değerli okuyucular, 3 bölümden oluşacak yazımızın ilk bölümünün sonuna geldik. 2. bölümde birazcık da oynanıştan konuşup hikayenin geri kalan kısmını yorumlayıp son olarak da oyunun finali hakkında biraz fikirlerimi paylaşacağım. Eğer Part II’yi kaçırmak istemiyorsanız bizi Twitter hesabımızdan takip etmeyi veya sitemizi kontrol etmeyi unutmayınız.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here