Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
142

Dikkat! Bu yazı spoiler içermektedir.

Karanlığın tam ortasından bir haber var. Sessizliğin ortasından bir çığlık, kulakları sağır eden. Ve bir hikâye var, kemiklerine kadar üşüten insanı. Ruhunu yırtıp geçen. Bizi gelecekle burun buruna getiren bir dünya tasviri: The Handmaid’s Tale. Margaret Atwood’un muhteşem kitabı Damızlık Kızın Öyküsü’nden uyarlanan The Handmaid’s Tale, ilk sezonuyla kendi efsanesini yaratmayı başarmıştı. Değişen dünyamıza fazlasıyla tanıdık gelen hikâyesiyle bizi her anlamda ürküten dizi, diken üstünde izletmişti kendisini. Tırnakları yediren, kalp atışlarını hızlandıran gerçekçiliğiyle ruhumuzun en derinlerine sesleniyordu. İzlediğimiz şey, bir kabustan fazlasıydı. Tamamen kapalı gözlerle sürüklendiğimiz gerçekliğin ta kendisiydi.

Televizyon dünyasında dengeleri değiştiren The Handmaid’s Tale, kendi kalibresindeki bir iş için gayet kısa bir molanın ardından geçtiğimiz günlerde yeni sezonuyla geri döndü. Her zamankinden daha karanlık olarak. Ve biz de bu efsanevi yolculukta sizlere eşlikçi olmaya karar verdik. 13 bölüm sürecek yeni sezon boyunca her hafta Wannart sayfalarında bölüm incelemelerimiz sizleri bekliyor olacak.

Hazırsanız başlıyoruz!

2. Sezon 1. Bölüm: June

Geçtiğimiz sezon Janine’i taşlayarak öldürmeyi reddeden Damızlıklar arasında başı çekenlerden biri elbette Offred’di. Offred yaptığının karşılığını almayı beklerken apar topar bir kamyonete bindirilip bilinmezliğin en derinine tedirgin bir adım atmıştı. Ve bu aslında Offred’i son görüşümüzdü. Çünkü artık Offred olmayacaktı, ölümle özgürlük arasındaki o ince çizgide benliğine geri dönecekti, June’a.

İlk sezonun ilk bölümünün adı Offred iken bu sezonun ilk bölümünün adının June olması boşuna değil. Artık Atwood’un romanında sona gelen senaryo yeni sezonda senaristlerin elinde tekinsiz kıyılara yelken açarken geçireceği evrimin ilk adımını adıyla atmayı tercih ediyor. Gilead’ın kasvetinde asi bir kıvılcım gibi parlayan June için ise tünelin sonunda tek bir şey var: Daha fazla karanlık.

Televizyon tarihinin en etkileyici açılışlarından birini yapıyor The Handmaid’s Tale. Lydia Teyze’nin asi Damızlıklar’a “yaptıklarının karşılığını alacaklarını” söylemesinin boşuna olmadığını gösteren toplu bir idam girişimiyle açılıyor bölüm. Terkedilmiş bir stadyumun ortasında spot ışıkları altında ve vahşi köpek havlamalarının yarattığı rahatsız edici atmosferde kızlara unutamayacakları bir gözdağı veriliyor. Seyirciyi okkalı bir tokat gibi çarpan sahne yakın kadraj kullanımıyla kelimenin tam anlamıyla nefes alan bir kabus yaratıyor. Gözlerdeki korkuyu, çaresizliği, ölümün yaklaşan adımlarını ince ince içinize işliyor. Sahneyi efsaneleştiren de tüm bunların bir araya gelip yarattığı psikolojik işkenceyi seyirciye eşi benzeri görülmemiş şekilde deneyimlettirmesi.

Belkide bu noktada altı çizilmesi gereken şey dizinin yeni sezonun ilk dakikalarından itibaren artık şiddetin dozunu zirveye çıkartacağının sözünü vermesi. Gerek psikolojik gerek fiziksel şiddet seyirciyi rahatsız etmek konusunda asla geri adım atmıyor. Yarattığı etten kemikten distopyanın içerisine halihazırda hapsettiği izleyicisini kapana sıkıştırıyor, nefesini kesene kadar göğsünü sıkıştırıyor, içindeki tüm korkulara hayat veren bir soluk üflüyor.

İlerleyen dakikalar bize geçtiğimiz sene Emmy’i kucaklayan Ann Dowd’un Lydia Teyze rolünde bu sefer çıtayı daha da yükseklere taşımakta kararlığı olduğunu ispatlıyor. Dowd karaktere canından can katıyor adeta ve karşımızda her zamankinden daha korkutucu bir Lydia Teyze çıkartıyor. June’un hamileliğini ilan etmek için çalacağı çana giderkenki hâlleri ürkütücülüğün zirve noktasının nerelere çekilebileceğinin en büyük kanıtı oluyor âdeta.

Lydia Teyze’nin June’un ucu alınamayan asiliğini korkunç bir tehditle kırmasını ve diğer Damızlıklar’a vahşice işkence etmesini izlerken hop oturup hop kalktıktan sonra dizi alıştığımız üzere ikili akışına geçiyor ve bizi Gilead öncesi zamanlara döndürüyor. June’ın sevgi dolu eşi ve kızıyla özgür bir ülkenin son nefesi vermeden önceki günlerine şahit olurken Gilead’ın ayak sesleri denebilecek ve geçtiğimiz sezonda çarpıcı örneklerini gördüğümüz politikalardan birine daha bakakalıyoruz. Kuruyan soylarının devamlılığı için vazgeçilmez gördüğü çocuklar konusunda rahatsız edici önlemler almaya başlayan bir devlet politikası var karşımızda. Hafif bir ateşi bile olsa diğer çocukları “korumak” adına aşırı bir tepki veren sistemin June’u iyi bir anne olmamakla suçlaması, hastanedeki görevlinin ona “çalışan bir kadının çocuklarına iyi bakamayacağı” konusunda ders vermeye çalışması ve kendi soyismi yerine eşinin soyismiyle hitap etmek konusunda ısrarcı davranışları seyirciyi içinde yaşadığı dünya konusunda tedirgin etmeyi amaçlıyor. Anlatılan senin hikâyen diyor The Handmaid’s Tale, bir adım atmazsan üzerine çullanacak karanlığın ne kadar da tanıdık olduğunu haykırıyor.

Bölümün son kısmında ise geçtiğimiz sezondan aşina olduğumuz rahatsız edici beyazlıktaki jinekolojik muayene odasında acınası bir tiyatroya şahit oluyoruz. Gilead’ın ne kadar da zavallı ve ikiyüzlü olduğunu June’un hamileliğine şahit olan Fred ve Serena’nın yüzlerinden okuyoruz. Ve ardından bölümün en sürprizli anı gelip çatıyor. Muayenenin ardından kendisine adıyla seslenen bir görevlinin botlarının içine bıraktığı anahtarla korku ve tedirginliğin zirve yaptığı bir an oluyor. June, bölümü benliğine törensel bir geçiş yaparak sonlandırıyor. Ve bu sahne aynı zamanda Elisabeth Moss’un ödüllü oyunculuğunun hakkını bu sezon her zamankinden daha fazla vereceğinin de ilanı oluyor.

Ve perde kapanırken arka planda Sugar Pie Desanto’dan Going Back to Where I Belong çalıyor: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Yeniden görüşünceye dek: Tanrı meyvenizi kutsasın!

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
142

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here