Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
7

91. Akademi Ödülleri’nde yabancı dilde en iyi film dalında Almanya’yı temsil eden filmin yönetmenliğini ve senaristliğini Florian Henckel von Donnersmarck yapıyor. Donnersmarck’ın uzun metrajlı üçüncü filmi olan Never Look Away, orijinal adıyla Werk ohne Autor, fragmanlarında bir sanat filmi gibi görünse de daha çok bir dönem filmi.

Almanya’nın 1940’lı yıllarını anlatan filmde, savaş öncesi, sırası ve sonrasına şahit oluyoruz. Tom Schilling (Kurt), Paula Beer (Ellie) ve Sebastian Koch (Prof. Seeband) filmin başrol kadrosunu oluşturuyor. Kurt karakterinin hayatı üzerinden de Nazi Almanyası dönemini ve dönemin etkilerini izliyoruz.

Kurt henüz bir çocukken başlıyor film. O sırada Almanya Adolf Hitler’in başında olduğu bir hükümet tarafından yönetiliyor. Hitler’in üstün ırk yaratma çalışmalarının nasıl işlediğini görüyoruz. Hitler’in isteğiyle tüm kalıtsal hastalıkları olan hastalar kısırlaştırılıyor hatta doktorların gerekli gördüğü durumlarda bu kişiler öldürülüyor bile. Bu işlemleri yapan doktorlar tabii ki hükümet yanlısı, Alman ırkının üstünlüğünü savunan, dönemin önde gelen faşist doktorları.

Genç Kurt, pankart boyayarak para kazanmaktadır. Patronu ondaki yeteneği fark eder ve güzel sanatlara gitmesi için onu teşvik eder. Güzel sanatlar fakültesine başlayan genç Kurt, jinekolog Prof. Dr. Seeband‘in Elliezabeth (kısaca Ellie) adındaki genç kıza aşık olur ve onula evlenir. Tesadüftür ki Prof. Seeband, Kurt henüz küçük bir çocukken, Kurt’ün kuzeni olan Ellizabeth’in (yine bir tesadüf!) ölüm emrini veren doktordur. Fakat Kurt bunu hiçbir zaman öğrenmez. İzleyici için tabiri caizse Türk filmine dönen filmin bu tesadüfler kısmı, filmin sonuna doğru anlam kazanacaktır, biz incelememize devam edelim…

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Sovyet Kızıl Ordusu’nun Almanya’yı işgali de başlar. Ruslar, Nazi Almanyası döneminden olan tüm hükümet yanlısı kişileri bulup tutuklamaktadırlar. Bu kişilerden biri de Prof. Seeband’dir. Tutuklu kaldığı süre sırasında bir Rus komutanın eşinin gerçekleştireceği zorlu doğuma müdahale eder ve doğumun sağlıklı bir şekilde sonuçlanmasını sağlar. Bunun üzerine Rus komutan doktorun faşist kimliğini koruma sözü vererek serbest bırakır. Prof. Seeband bundan sonraki hayatına Nazi hükümeti karşıtıymış gibi devam eder ama faşist tarafı hala içinde bir yerlerdedir.

Kişilerin kendi çıkarları için nasıl kolaylıkla yön değiştirdiğini hem Rus komutan hem de profesör karakteri üzerinden görüyoruz. Bir yandan profesörün hayatta kalma iç güdüsünden ve Rus komutanın minnet duygusundan kaynaklanan davranışlarına hak verirken bir yandan da yüzeysel bir şekilde etik değerlerini sorgulamaya başlıyoruz.

Prof. Seeband, Kurt’ü bir ressam olarak hor görür, hiçbir zaman kızı için yeterli görmez ve her fırsatta bunu Kurt’e hissettirir. Soyunun Kurt üzerinden devam etmesini istemediği için Elli’nin çocukluğunda geçirdiği bir hastalıktan ötürü doğurmasının çok tehlikeli olduğunu söyler ve hamile olan kızını kürtaja alır. Prof. Seeband’in üstün Alman ırkı yaratma tutkusu o kadar ağırdır ki operasyonu kızının bir daha hamile kalamayacağı şekilde gerçekleştirir.

Hem bir baba hem de bir doktor olarak profesörün tüm etik kuralları bir kez daha çiğnemesi, Nazi Almanyası dönemindeki faşistlerin üstün ırk yaratma fikrine ne derece takıntılı olduklarını gösteriyor, seyircinin daha iyi anlayabilmesi için bir nevi dönemin faşistliği derecelendiriliyor.

Bebek sahibi olamayan yetişkin Kurt ve Ellie, Berlin Duvarı inşa edilmeden öne batıya kaçarlar. Batıda başka bir sanat okuluna başlayan Kurt, sonradan başarıyı yakalar ve mucizevi bir şekilde de baba adayıdır. Batı Almanya’da ünlü bir ressam haline gelen Kurt’e bir basın toplantısında, başarısının arkasındaki hikaye sorulur. Kurt’ün aslında anlatacak çok şeyi vardır ama anlatmak istemez ve bunun tesadüfen olduğunu söyler. Hatta bunun üzerine röportaj yapan gazeteciler Kurt’ü biraz aşağılar. Sanatın tesadüfen gerçekleşmesi onlara mantıksız gelir.

Filmin başından beri yaşanan tesadüflerden sonra Kurt’ün sanatından tesadüf olarak bahsetmesi işleri ilginçleştiriyor. Burada yönetmen, sanatın göreceli olduğunu tesadüfilik üzerinden anlatmaya çalışıyor. Çünkü aslına bakıldığında tesadüfilik de görecelidir. Tesadüfün göreceli olduğunu da filmin en başından beri izleyiciye veriyor. Şöyle ki kayınpederinin aynı zamanda kuzeninin katili olduğunu Kurt bilmiyor. İzleyici bu bilgiyi bildiği için bunu tesadüf olarak nitelendirebiliyor ama bu olay Kurt için tesadüf değil.

Bu tesadüfilik oyununu filmde anlatılan bir örneğe oldukça yakın başka bir örnekle anlatırsak yönetmenin düşüncelerini biraz daha anlayabiliriz. Arkadaşınız bir piyango bileti alıyor ve üzerinde on bir rakam var. Bu on bir rakam ona hiçbir şey ifade etmiyor ve arkadaşınız bu bileti size gösteriyor. Fakat o da ne? Bu on bir rakam tam olarak sizin telefon numaranız. Bu durumun gerçekleşmesi sizin için tesadüftür ama arkadaşınız için değildir. Yani tesadüfilik görecelidir. Kurt’ün sanatının tesadüfen çıktığını söylemesi aslında yönetmenin, sanatın göreceli olduğunu kanıtlama şeklini oluşturuyor.

Filmin renkleri dönemi en güzel yansıtacak şekilde kullanılmış. Adeta bir analog fotoğraf makinesi tarafından çekilmiş fotoğraflara bakıyormuş gibi soluk ama bir o kadar da kontrastı fazla kareler, seyirciyi tam olarak 1940’lara götürüyor. Filmdeki otomobiller, kıyafetler, özellikle üniformalar, Nazi Almanyası dönemini doğrudan yansıtıyor. Geniş kamera açıları mekanların derinliğini veriyor. Derinliğin içine çekilen izleyici, diyalogları dinlerken bir yandan da dönemin izlerini daha iyi gözlemleyebiliyor. Sinematografisinin bu denli iyi olması da filmin uzun olmasına rağmen seyircinin sıkılmasını engelliyor.

1920’li yıllarda başlayan dışavurumculuk akımını Kurt’un gitmiş olduğu sanat okullarında hissederken, filmin kendisinde de Dışavurumculuk Alman Sineması’ndan izler görüyoruz. Kurt, sanatını yaparken içinde yaşadığı duyguları, kuzenine olan özlemi ve kayınpederine duyduğu nefreti, tek bir tuval üzerinden dışa vuruyor. Yönetmen Donnersmarck de döneme dair aktarmak istediği iç dünyasına ait düşünceleri, gerçeğe uygun olmakla birlikte dış dünyaya Kurt’ün hayat hikayesi üzerinden aktarıyor.

Filmin sonuna doğru Kurt’ün çalışmaları medya üzerinden topluma duyurulurken, hem o döneme ait hem de günümüzdeki medya kollarına ağır bir eleştiri geliyor. Kurt’ün sanatını haber yapan spikerin arkasında, birinde siyaset diğerinde çıplaklık içeren tuvaller bulunuyor. “Bunlar başımızı belaya sokar” diyerek spiker kamerayla birlikte konumunu değiştiriyor. Donnersmarck, var olan gerçekliği direkt aktarmaması sebebiyle medyayı eleştirirken bir yandan bu gerçekliklerden rahatsız olan toplumu da eleştiriyor. Alman hükümetinin geçmişte yapmış olduğu insanlık dışı yaptırımların, günümüzde unutulmasını sağlayanlara bir tepki olarak özellikle bu sahneleri koyuyor.

Never Look Away, Hollywood filmlerinden sıkılanlar ve farklı dilde bir film izlemek isteyenler için vakit kaybı olmayacak filmlerden. Uzun olmasına rağmen olay örgüsü, kurgusu, sinematografisi ve gerçek bir dönemi yansıtmasıyla izleyiciyi perdeye bağlayan bir eser.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
7

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here