Bir gecede insan hayatının değişmesi, yüzyıllar boyunca pek çok hikâyeye konu olmuştur. Türk Halk Edebiyatı’nda bile bazı ozanlar, bir gece gördükleri rüya sonucu saz çalmayı öğrendiklerini iddia ederler ki bu geleneğin kökü Orta Asya’daki Göktürklere ve diğer Gök Tanrı’ya inanan Türk topluluklarına dek uzanır. İslamiyet öncesi ozanların bir kısmı rüyalarında dağ ve su ruhlarını gördüklerini, onların kendilerine kopuz çalıp destan anlatmayı öğrettiklerini iddia etmişlerdir. İslamiyet sonrasında ise ozanların rüyalarına girerek onlara saz çalıp şiir söylemeyi öğretenler pir veya Hızır olmuştur. İnsanlık tarihinde uzun süre boyunca olağan dışı hikayelerle anlatılan bir gecede bütün hayatın değişmesi durumu, zaman geçtikçe meta-fiziksel hikâyelerden ziyâde, günlük hayatta insanların yaptığı radikal değişikliklerin anlatıldığı hikâyeler haline gelir. Bir günde zengin olan ya da âşık olup hayatı değişen insanlar ve daha niceleri. Zweig’ın ise bu konuya yaklaşımı, geçmişte oluğu gibi mitsel bir yaklaşıma nazaran daha modern, kişisel bazda bir değişim.

Birçok hikâyesinde yaptığı gibi Zweig, inceleyeceğimiz Olağanüstü Bir Gece hikâyesinde de ana karakteri bir aracı kullanarak okuyucusuna tanıtır, sonra da aracıyı hikâyesinden çıkararak okuyucuyu ana karakter ile başbaşa bırakır. Olağanüstü Bir Gece’de ana karakter, beklenmedik şekilde erken ölen ailesinden kalan miras sonucu zenginliğe kavuşmuş ve mesleğini bırakmış bir barondur. Sıradan zevkleri ile ortalama bir burjuva hayatı yaşar fakat, sevgilisi ondan ayrıldıktan sonra hayata karşı duyarlılığını kaybeder. Uzun süre boyunca, aslında zevk aldığı eylemlerden zevk alamaz bir hale gelir. Ta ki, bir gece hayatı değişene kadar. Zweig’ın hikâyesinde büyü ya da insan dışı bir unsur yok! Bir sabah uykusundan uyanıp yapamadığı şeyler yapan insanlar mevcut değil. Sadece zincirleme kararlar sonucu kendisini hiç olacağını düşünmediği bir yerde bulan bir insan var.
Zweig’ın Freud’dan çok etkilendiği bilinen bir gerçek olduğuna göre, kitaptaki karakterimizin olağanüstü bir gece yaşamasının sebebinin uzun süredir bastırdığı süper egosu olduğunu söyleyebiliriz. Hayatta toplumun onun için seçtiği, uygun bir rol çerçevesinde yaşayan bir insanın bu rolü devam ettirmeyi bir gecede yaşadıkları sonucu bırakması… Bu cümle ne kadar bu kitap için yazılmış olsa da etrafımızda bu şekilde değişime uğrayan insanları görmek mümkün. Into The Wild filminde, bir gecede verdiği ani bir kararla toplumdan kaçan Alexander Supertramp (filmin hikayesi gerçek olaylardan alınmıştır), Amerika’da orta sınıfın klasik yaşamına karşı çıkan Beatnikler, Hippiler ve ani bir kararla hayatını değiştiren diğer insanlar. Bunların hepsi, Zweig’ın Olağanüstü Bir Gece’de bize anlatmak istediği insan tipine uygun, toplumun bireylere biçtiği rolleri reddeden kişilikler. Peki hayatından rahatsız olan her insan neden aynı şeyleri yapmaktan vazgeçemiyor? Neden acı çekmelerine rağmen yaptığı rutin eylemlere devam ediyorlar? Bunun sebebi ömrümüz boyunca kendimize yalan söylediğimizi kabul edemememiz olsa gerek. Zweig’ın karakteri bunu bir iç hesaplaşma neticesinde değil de zincirleme olaylar bütünü içinde keşfediyor.

Günümüz dünyasında kiracılıktan kurtulup ev almak için yirmi yıl boyunca sabah sekiz akşam beş çalışan bir memur, ev alsa bile bir şeyin değişmeyeceğini ve hayatının yine aynı monotonluk –Camus’nün tabiriyle Sysphos’un trajedisi gibi- içerisinde devam edeceğini kabullenemiyor. Çünkü bunu kabul etmekten korkuyor! Ev sahibi olmak metaforu üzerinden değindiğimiz insanın eksiklerine, ihtiyaç duyduklarına sahip olmasının gerçek mutluluk ve başarı anlamına gelmediği açık bir gerçek, hatta ucu bulunamayan bir kördüğüm, bir çıkmazdır. Kafkavari bir yaklaşımla bu çıkmaza bakarsak; hiçbir insan toplumun ona yüklediği, amacını ve nedenini bilmediği görevleri yaparak ömrünü tükettiğini bilmek istemiyor. İnsan olmanın gereği olarak değiştiremeyeceklerimizi yanlış yaptığımızı kabullenerek güçsüzlüğümüzü örtmek istiyoruz. Fakat bir gerçek daha var; eğer insan bir kere güçsüzlüğünü görürse bu deneyimden güçlenerek çıkacaktır. Bilindik ama doğru bir deyişte de değinildiği gibi: “Beni öldürmeyen şey güçlendirir.” Hayatı bir olay neticesinde değişen insanların bazıları, kendisini güçlendirecek bu deneyimle Zweig’ın karakteri gibi şans eseri yüzleşiyor. Bazıları ise Alexander Supertramp gibi kendi çabalarıyla, bazıları da yazımızın başında değindiğimiz gibi tanrısal bir yazgıyla. Yine de kabul edilmesi gereken bir gerçek varsa o da şudur: hayatta böyle bir deneyimi yaşamanın sonucu ne olursa olsun, hayata daha mutlu bir biçimde devam ederiz.