I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması ile beraber fiilen sona ermiş bulunuyordu. Bu sırada halk acıdan inin inim inliyor, Anadolu toprakları da itilaf devletleri tarafından aç kurtlar gibi parçalanıyordu adeta. Ancak Türk milleti bu makus talihe boyun eğmeyecekti.

Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanıyor.

Önce protesto mitingleri, ardından Kuva-yı Milliye birlikleri kurularak dünyada eşi benzeri görülmeyen bir Milli Mücadele dönemi başlatıldı. Direnişin lideri olan Mustafa Kemal’in de durmaya hiç ama hiç niyeti yoktu. Bu nedenle art arda; Havza Genelgesi, Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’ni gerçekleştirdi. Bütün bu faaliyetlerin ortak amacını özetlememiz gerekirse eğer alınan kararları şöyle sıralayabiliriz: İşgaller kesin ve kati bir suretle reddedilip manda ve himayecilik asla kabul edilmeyecek, mücadele son kurşuna kadar sürdürülecek, cemiyetler tek bir çatı altında toplanacak ve İstanbul Hükümeti yok sayılarak Temsil Heyeti adında yeni bir karar mekanizması oluşturulacaktı.

Kurulan Temsil Heyeti’nin kazandığı zaferler ve gösterdiği gayret neticesinde, İstanbul Hükümeti güdümünde bulunan Meclis-i Mebusan ile Misak-i Milli Kararları noktasında anlaşıldı. Buna göre;

1) Mondros imzalanmadan önce işgal edilmemiş olan ve Türklerin çoğunlukta olduğu yerler Türk vatanıdır, parçalanamaz.

2) İstanbul ve Marmara denizinin güvenliği sağlanırsa boğazlar dünya ticaretine açılabilir.

3) Arapların geleceği kendilerine bağlıdır.

4) Batı Trakya için halk oylaması yapılmalıdır.

5) Halkın oyu ile anavatana katılan Kars, Ardahan ve Batum’da gerekirse yeniden halk oylaması yapılabilir.

6) Azınlıklara ancak komşu ülkelerdeki Müslümanlara tanınan haklar kadar hak tanınır.

7) Kapitülasyonlar kaldırılacak, dış borçlar ödenecektir.

Alınan bu mantıklı kararlar neticesinde her iki taraf da ortak bir noktada buluştular. Ancak itilaf devletlerinin bu duruma büyük bir itirazı vardı. Kabul edilen maddeleri kesinlikle onaylamayacak, hatta bu tavrı oldukça hadsiz bularak hem Mebusan Meclisi’ni dağıtacak hem de İstanbul’u işgal edeceklerdi (16 Mart 1920). Ancak Türk milletinden ve özellikle Mustafa Kemal’den, oluşan bu kaos ortamına karşılık çok daha büyük bir itiraz sesi yükselecekti.

Mustafa Kemal derhal harekete geçerek 19 Mart 1920’de vilayetlere, Müstakil Livalara ve Kolordu Kumandanlarına bir genelge gönderip, Ankara’da yeni bir meclisin açılacağını duyurdu. Bu sayede milli mücadele yeni bir evreye girmiş bulunuyordu artık. Kısa süre içerisinde şartlara uygun olan kimseler arasından ciddiyetle milletvekili seçimi yapılarak bu kişiler Ankara’ya gönderildi. Ayrıca dağılmış olan Mebusan Meclisi üyeleri de bu yeni kurulacak olan meclisin çatısı altında toplanabileceklerdi. Vekillerin %43’ü en az bir yabancı dil biliyordu.

İslamcılar meclisin adının “Meclis-i Kebir”, Osmanlıcılar “Meclis-i Mebusan”, Türk Ocağı yanlıları ise “Kurultay” olmasını önerdi. Ancak devrimcilerin tercihi olan “Büyük Millet Meclisi” ismi ön plana çıkacak ve çoğunluğun isteği göz önünde bulundurularak bu isim kabul edilecekti. Daha sonraları ise iç ve dış politika yazışmalarında başına Türkiye ibaresi eklenip Türkiye Büyük Millet Meclisi adıyla kullanılacaktı.

Meclis, 23 Nisan 1920 tarihi Cuma günü saat 13.45’te Sinop milletvekili Şerif Bey’in şu sözleri eşliğinde dualarla açıldı; “Bu yüce meclisin en yaşlı başkanı sıfatıyla ve Allah’ın izniyle milletimizin iç ve dış tam istiklal dahilinde mukadderatını doğrudan üstlendiğini ve idare etmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.”

Şimdi gelelim bir diğer konumuz olan, 23 Nisan’ın nasıl çocuk bayramı ilan edildiği meselesine… Aslında bu durum ilk defa, 23 Nisan 1927’de Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) tarafından kimsesiz çocuklara yardım sağlayabilmek adına ifa edilen bir törenle gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal’in oldukça ilgisini çeken ve hoşuna giden bu uygulama, resmi olarak ilk defa 1929 yılında kurumun genel merkezinde yapılacak, Başkan Fuat Bey’e tebrikler iletilerek katılan diğer devlet büyükleri tarafından da çocuklara şeker dağıtılacaktı. Ayrıca düzenlenen çocuk balolarına da Mustafa Kemal ve İsmet Bey bizzat katılarak çocuklara yakinen ilgi alaka göstereceklerdi.

Himaye-i Etfal Cemiyeti

1979 yılında bu kutlamalar uluslararası bir hüviyet kazandı ve 23 Nisan, dünya çocuklarının günü olma yolunda hızla ilerlemeye başladı. Fakat 1981 yılına kadar herhangi bir kanunla koruma altına alınmaksızın yapılıyordu törenler. 1981 yılına gelindiğinde ise çıkarılan bir yasa ile “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak ilan edildi. O tarihten günümüze kadar da hala daha aynı titizlikte kutlanmaya devam ediyor. Fakat kimsesiz çocuklara yardım yapılması noktasında ne kadar başarılı olduğumuz tartışılır.

Yazımızı, Atatürk’ün Bursa’da katıldığı bir etkinlikte sarf ettiği şu cümleler ile noktalamak istiyoruz;

“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz.”

 

Kaynak: Mustafa Budak, “İhtilal Meclisi Değil İstiklal Meclisi”

Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I

Veysi Akın, “23 Nisan Milli Hakimiyet ve Çocuk Bayramının Tarihçesi”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here