Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
332

Günümüzde her alana duyulan tüketim açlığıyla ve hızla doğup büyüyen, büyümekte olan post-sanatla birlikte, belki de en çok özlem duyduğumuz şeylerden biri modernist sanat anlayışı oldu. Farkında olsa da olmasa da aslında çoğu sanat “tüketicisi” modernist anlayışla yapılan sanat eserlerinin özlemini çekiyor.

Peki modern sanat ve post-modern sanat arasındaki fark tek dönemle nasıl bu kadar büyüdü ve bu fark ne? Bunu anlatmak için önce çok bilinen birkaç post-modernizm tartışma başlığından başlayacağım. Modernizmden bir sonraki akım olan post dönemin aslında isim olarak varlığı bile, ya da başka bir dönem olarak ayırt edilmesi dahi kimi kuramcılar arasında hala tartışılıyor. Post-modern döneme geç-modern demeyi, ya da bunu modernizmden ayrı tutmamayı tercih eden kuramcılar da var. Fakat bazı kuramcılara göreyse iki dönem birbirinden fazlasıyla katı çizgilerle ayrıştırılabilecek nitelikte. Sanırım ben bu ikinci görüşe daha yakın bir noktada duruyorum.

Modernist anlayışla üretilen sanat eserlerinin belki de ayırt edici en net özelliği direkt olarak temiz, anlaşılır ve kabaca “ne söylediği” belli olan anlatıları içermeleri. Böyle tartışıldığı zaman, sinema üzerinden, çoğu insan klasik anlatı sinemasına kayma ve geri kalan eserleri modernizmden ayırma yanlışına düşebiliyor. Fakat bu yanlışın aksine aslında modernist sinemanın içinde ana akım izleyiciyi izlerken yorabilecek ve zorlayabilecek ögeler taşıması ve post-modernist işlerin yoğun bir kısmının ise çok daha az yorucu olması gibi bir gerçek var. Genel geçer modernizm/post-modernizm tartışmaları bizi ucu açık filmlerin post-modernist kapalı olanların ise modernist olduğu gibi bir yanılgıya düşürebiliyor, fakat durum bundan oldukça farklı. Örneğin filmlerinde bize net sonlar, net mesajlar ve net hikaye örgüleri vermeyi tercih etmeyen Tarkovsky aslında modernist sinemanın en önemli ve önde gelen isimlerinden biri. Yaptığı sinema çağrışımsal olduğu halde post-modernizmden sıyrılıyor. Peki bunun nedeni, çağrışımsallık ve ucu açıklık arasındaki fark nerede başlıyor? Aslında kelime olarak bakıldığında ve filmler detaylı izlenmediğinde bu farkı yakalamak ne kadar zor olsa da hafif bir dikkat ile farkın büyüklüğü gözünüze çarpabilir.

Post-modern anlatılarda gözümüze çarpan en temel özellik metnin büyük bir anlatı taşımamasıdır. Metin, hikaye, olay örgüsü ya da örgüleri hatta karakterler bile göründüklerinden daha fazlasını yansıtma amacıyla bize sunulmaz, sunulsa bile bu amaç büyük anlatı kurma amacı olmadığından harekete geçirici ya da yoğun izleyici kitlesi tarafından aynı noktaya işaret edici yorumlama alacak nitelikte değildir. Fakat modernist sinemada aksine hemen her zaman büyük bir anlatı, hatta Tarkovsky’nin deyimiyle, “yüce bir amaç” vardır. Bu büyük anlatılar alt metinlerde gizli olmak zorunda değildir, ya da her zaman gizlenmiş simgelerin anlamlarını kurcalamak gerekmez. O nedenle konuyu Tarkovsky üzerinden biraz daha somut hale getirmeyi seçiyorum. Tarkovsky alt metin okumalarına, simgelere boğulmuş filmlere ve filmlerin gizli mesajlar üzerinden okunmasına karşı bir yönetmendir. Belki inandığı yüce sanat anlayışına dayandırdığında bu sanatın ruhunu öldürdüğü için böyle bir görüşe sahiptir diyebiliriz. Tüm bunlara karşı olmasının yanı sıra yaptığı sinemada her zaman bir büyük anlatı da vardır, bu büyük anlatı kişisel olarak izleyiciden izleyiciye değişiklik gösterebilir. Fakat bu anlam çıkarmaların ve okumaların değişikliği yine post işlerin bizi götürdüğü çok anlamlılıktan ayrışır. Post sinema genelde izleyici ile “oyun oynamayı” sever bunun amacı da kendi içinde değişkenlik gösterir. Hem post-modernizmin hakikate inanmaması kaynaklı bir “kim ne derse o olur” tavrı hem de yapıtı izleyiciye ait kılmayı, onu daha çok dahil etmeyi hedefleyen bir anlatım vardır. Tarkovsky’nin sineması ise aslında bir deneyim sineması, bir yolculuk sineması ve meditatif bir sinemadır. Biz bu terimleri günümüzde çoğu zaman post-modern bakışların açıklandığı yerlerde görüyoruz. Bu noktada bu iki akım tartışılırken Tarkovsky’nin konumlandırılacağı yer özellikle o döneme kadar ki modernist sinema incelendiğinde kafa karışıklığı yaratabilir. Fakat deneyimsel olmasının yanı sıra büyük anlatı içerme ve sanatçının açıklamasıyla da “yüce amaç” içerme durumundan ötürü Tarkovsky’nin yaptığı sinema modernisttir. Sinemada anlattığı yolculuklar post-modern filmlerde gördüğümüz karmaşalı karakterlerin kendini bulma adına gerçekleştirip daha da kaybolduğu, seyirciyi özdeşleşimde yakalasa bile anlatıda kaybettiği yolculuklar gibi değil, çok daha farklı sorgulamalara, alt metin okuması yapma ihtiyacı duymadan, yönlendirecek yolculuklardır. Tüm bunlar bir yana Tarkovsky’nin sinemasında maneviyata duyulan bir açlık, bir inanç ve bu maneviyatın getireceği hakikate bir özlem ve istek vardır. Post-modern sinemada ise çoğu zaman maneviyat ölmüştür, maneviyat tartışmaya çok açık değildir çünkü sık sık hakikatin sorgulandığını görürüz. Post sinemanın ilk dönem örneklerinden günümüze kadar bu sorgulama hem gündelik hayat metinlerinde hem de bilim-kurgu, fantastik evrenlerde simülasyon benzetmeleri ile karşımıza çıkar. Hakikatin sorgulandığı evrenlerde büyük anlatı kurmak zaten pek de mantıklı değildir.

Yazının başına dönersek günümüzde sinema bir tarafa hemen her sanat dalında başını alıp giden post akım sanatı deneyimleyecek kişilerde onun bir “tüketim nesnesi” olduğu düşüncesine yol açmaktadır, ki belki de öyledir. Fakat bu tüketim temelli yaklaşımla sanat ürünleri deneyimlendiğinde deneyimlenen ürünler de her seferinde büyük anlatı taşımayan ve hakikatle ilgili kafası karışık ürünler olduğunda tatminsizlik yaratmaktadır. Aslında günümüzde auteur gibi kavramların, eskisi kadar “büyük” ya da “usta” sanatçıların kalmamasının nedeni de temelde post döneme geçmiş olmamızdır. Her şeyin mübah olduğu bu dönemde zaman da hızla geçmekte ve her geçen gün “farklı” ama “aynı” işler üretilebilmekte.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
332

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here