Bir şehir sanatı olan graffitiye, Ta’riz; Gri Şehrin Renkli Çocukları adlı kısa belgeseliyle dikkat çeken yönetmen Sezer Ağgez ile kısa belgeselciliğin sorunları ve çözümleri üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Aynı ekiple yeni bir projeye daha imza atacak olan Ağgez, bu sefer TRT’nin Proje Destek Yarışması kapsamında aldığı destekle, Türkçe sözlü Rap müzik hakkında bir belgesel projesi hazırlıyor.

Ekibiniz nasıl oluştu?

-Açıkçası ekibimiz, zaman ve birliktelik ile doğru orantılı olarak peyderpey oluştu diyebiliriz. Büyük bir kısmımızı İstanbul Kültür Üniversitesi’nde kader buluşturdu. Ayrıca bir iki arkadaşımda sürekli iş yaptığım kişilerdi. İşte, yani maddiyatın egemen olduğu bir platformda sağlanan uyum, gönül bağıyla çalışılan işlerde daha kolay sağlanabiliyor. Dolayısıyla, üniversitede öğrenme aşamasında yaptığımız işlerde deneme-yanılma yöntemiyle ve iş hayatındaki tecrübelerle ekleme çıkarmalar yaparak mevcut ekibimizi oluşturduk. Bir önceki projemizde 15 kişiyken şu anda 6 kişiyiz. Hatta yapımcım ve sevgili dostum Cem Deniz Arslan, “Bu bile fazla, bir ikisini kovacağım” diye çılgınca espriler yapıyor.

 

 

Belgesel serüveniniz nasıl başladı?

-Benim belgesele olan ilgimde birkaç dönüm noktası önemli roller oynadı. Lise çağımda “Web Tasarım ve Programlama” okuyan mutsuz bir liseliyken, fotoğraf makinesi ile tanıştım. Henüz öğrenme sürecindeyken değerli büyüğüm, Serkan Şentürk’ün belgesele bulaşmamda etkisi büyük oldu. Kendisi fotoğrafa olan sevgisi ve bağlılığıyla her daim örnek aldığım birisi olduğundan, belgesel alanında ilk etkilenmelerimi o zamanlarda “belgesel fotoğrafçılık” alanında yaşadım. 2011 yılı geldiğinde ve üniversiteye başladığımda ise belgesel alanında uzman hocaların vesilesiyle belgeselde ekol olmuş bir okulda bulunduğumdan çokta manevra alanım kalmamıştı. Severek ve isteyerek belgeseli seçtim çünkü gerçekliğe karşı büyük bir sempatim var. Kurmaca film projelerimizde de bu sebeptendir gerçeklikten çıkamayız. Hoş bundan da şikayetçi değiliz o da ayrı bir anekdot olarak kalsın.

 

Ekipteki herkesin farklı bir işi var. Projelerinize vakit ayırmak sizi bu bağlamda etkiliyor mu?

-Bu işten para kazanmak beni belgeselciliğe karşı ne kadar objektif tutabilir bilemiyorum… Belki araya para girince bu denli bağlı kalamayabilirdik ya da ekip arkadaşlığımız suni ilişkiler üzerine kurulmaya daha meyilli olabilirdi. Bu sebeple yaptığımız bu işlerden henüz para kazanamadığımızı ve çokta niyetli olmadığımızı söyleyebilirim. Zaten ülkemizde böyle bir imkan da çok söz konusu değil. Dolayısıyla herkesin hayatın diğer yüzünden baktığımızda para kazanması gerekiyor. Onu motorize bir davranış olarak görüp, asıl enerjimizi projelerimize vermeye çalışıyoruz, ekip olarak konsantrasyonumuz bu şekilde. Bu da birbirimize verdiğimiz sözlerle mümkün oluyor. Ortak işlerimize olan hassasiyetimizi korumaya çalışarak çalışmalarımızı yapıyoruz.

 

Kısa belgeselcilikten biraz bahsedebilir misiniz?

-Kendi kanaatimce kısa belgeselcilik maalesef ülkemizde hak ettiği değeri göremiyor ve yeterince kavranılmış bir mesele değil. Bilhassa en çok kendini gösterebildiği alan olan kısa film festivallerinde dahi yeterince ilgi göremediğini görüyorum. Nerden başlasam bilemiyorum ancak öncelikle “belgesel nedir?” gibi önemli bir soruyu düzenli bir şekilde belirli aralıklarla kendimize sormamız gerektiğine inanıyorum. Dünya her geçen gün değişirken, klasik belgesel anlayışının aksine yeni yaklaşımlar üretilmedikçe bu “değer görememe” meselesinin üstesinden zor geleceğiz gibi görünüyor. Yeniliğe, yenilenmeye olan bu mesafe, zaten her gün değişen değer yargıları sebebiyle insanoğlunun ilgi alanından tamamen çıkmaya meyilli olan “belgesel kültürünü” daha demode kılıyor. İnsanlar gerçeklerle yüzleşmekten hiçbir zaman hoşlanmazlar. Bu sebeple bilhassa ülkemizde en çok izlendiği iddia edilen ancan tahminimce en az izlenen şey olan belgeselin, bir şekilde –temel dinamiklerini bozmadan– yeniliğe açık olması gerekiyor. Yeni anlatım biçimleri, yeni teknikler, yeni fikirler… Bir röportajın üzerine kurulu görüntüler kolajı yapmayı artık bırakmalıyız. TV haberi minvalinde işlere özendirmek, desteklemek ve yönlendirmek artık bir kenara koyulmalıdır.

Kısa belgeselciler perspektifinde olaya baktığımda üzülerek söylüyorum ki yeni bir şeyler deneyecek, finalistliği, ödülleri önemsemeden yeni anlatım biçimleri çıkarmaya odaklanan, tüm bu somut nedenler sebebiyle değil, gerçekten belgeseli sevdiği için yapmaya niyetlenen birkaç kişiyiz. Kazanılmış birkaç ödül, yaşıtlarımızın aklını çelebiliyor ve bir sonraki işinde festival ve ödül odaklı yaklaşımlar ortaya çıkarabiliyor. Bu, geçtiğimiz Altın Koza’da müthiş takdir ettiğim bir yöntemle, film yaparak (En Yeni Gerçekçilik – https://vimeo.com/175775682) eleştiren Mehmet Ali Sevimli gibi değerli insanların da birşeyler katabilmek için çabalamadığı anlamına gelmiyor tabii ama, bu konuda gerçekten dertliyim. Belgesel bence bu somut kazanımlar için yapılan bir iş olmamalı. Bugün yaptığınız “en kötü” belgesel, sizin tarihe düştüğünüz bir nottur. İnternet denen bu çöplükte Pathe kardeşlerin 1900’lü yılların ortalarında geldiği ve bugünün kurallarıyla argo tabirle “lambur lumbur” çektiği İstanbul görüntülerini hepimiz hayranlıkla izliyoruz. Üstelik dünya, o günlerden daha hızlı değişiyor. Yaptığımız projelerde cesur olmalı ve monotonluğa yer vermemeliyiz. Belgeselin kısasının da uzununun da aynı etki alanını oluşturabileceğine inanıyorum. Belgesel, yine söylüyorum ki tarihe şahit olmaktır. Bu sorumluluğun bilincinde olmamız bile, emek dolu, güncel ve dinamiklerine uygun bir eser ortaya çıkarmaya yetecektir.

 

 

Bu türe festivallerde çok yer ayrılmamasını neye bağlıyorsunuz? Kısa belgeselcilik ülkemizde ne durumda? Türkiye’deki sorunları nelerdir? Bu sorunlara ne gibi çözümler getirilebilir?

-Dürüst olmak gerekirse toplum olarak yeterince ilgi göstermiyoruz diyebilirim. Bu da festivaller için bir karar mekanizması haline geliyor. Çünkü belgeseli insanlara sevdirmek ve tanıtmak, göstermek yerine, tür terazisine “kurmaca filmler” tarafından bi baskı yapıyorlar. Örneğin; ismini vermek istemediğim ve katıldığım büyük bir festivalde “festival gazetesi” yapılmıştı. Bu gazetede kısa kurmaca filmler hakkında çözümlemeler, yönetmen biyografileri, röportajlar varken ve birkaç kez gösterim programına eklenmişken, kısa belgesellerin sadece genel gösterim programında adını bulabilmiştim. Ancak bu festival görevlilerine durumu anlattığımda nedenlerini açıklamış ve şikayetlerimi değerlendireceklerini söylemişlerdi. Şimdi oradaki görevlilerle iyi dostluklarım var ve festival her geçen gün gelişiyor. Çünkü her festivalde böyle problemler oluyor, bunlara nasıl yaklaştıkları büyük önem arz ediyor. Belgeselin, kurmaca filmler kadar paraya bağımlılığı yoktur, teknolojiye muhtaç değildir. Bu da belgeseli estetik anlamda daha geriye itebiliyor, zira kurmaca da yapsak belgesel de yapsak, öğrenciysek ve sıradışı bir durum yoksa (sponsorluk ve herhangi bir maddi kaynak gibi) genelde hiçbir şey için ayırabilecek bir paramız olmuyor. En son yapmak istediğimiz bir kurmaca film vardı. Yakın arkadaşlarımdan birinin bitirme projesiydi ve daha önemlisi, projeye inanıyorduk. Arkadaşım, son anda bir mucize olmasaydı sürekli kullandığı ve iş yaptığı fotoğraf makinesi setini satacaktı. Mucize oldu, ya olmasaydı?

Tüm bu maddi imkanlar şunu getiriyor; belgesel, şartlara ayak uydurmayı gerektirir. Kurmaca ise şart yaratmayı. Şart yaratmak dolaylı yoldan hayal dünyanızı uyguladığınızdan -değerlerinize ve tecrübenize doğru orantılı olarak- şartlara ayak uydurmaktan daha estetik bir yöntem olabilir. Bu da insanları belgeselden uzaklaştırmak için bir başka neden.

Üçüncüsü klasiklerden ve klişelerden vazgeçemiyoruz. Bu konuda yeterince cesaretli olmadığımızı düşünüyorum. Nitekim genciz, bir şeyleri denemek için oldukça vaktimiz var. Yanılmaktan korkmak yerine keşfettiğimiz şeylerin mutluluğuna odaklansak, bunu da atlatabiliriz. Ancak bu toplumun büyük bir bölümünde ne eğitimde, ne üretimde yeniliğe açlık yok. Dolayısıyla tip olarak bir çok benzer belgesel görmek mümkün. Hiç birimiz yaptığımız işle Türk ve Dünya belgeselciliğinde çığır açamayacağız, -kim bilir belki o da olur- ancak sektör tabiriyle “bir tık” fark yaratabildiysek bu bizim en büyük kazanımımız. Kuru süreklilikten ise uzun aralıklarla, bir önceki işimin üstüne koyabildiğim işler yapmayı tercih ederim. Bunu tavsiye de ederim.

Bu sorunların çözülmesi nasıl olur derseniz, açıkçası böyle iddialı cümleler kurduğuma bakmayın, bu hakir kardeşiniz de kendi çapında öğrenme aşamasında olan bir belgesel sevdalısı. Ancak yine de çözümsüz bırakmayalım dersek, en çok belgesele kalpten bağlanmak bunu sağlayabilir. Para gibi maddi kaygılar hep olur, benim de öyle kaygılarım var ancak, bir işi gerçekten severek ve isteyerek, emek, vakit harcayarak kendimden bir parça koparıp yaptığımda, böylesine ilgilendiğim ve üzerine düştüğüm bir iş neden başarısız olsun ki? Ya da oldu diyelim, şuna inanıyorum ki evrende her şeyin bir zıtlığı varsa, emek gösterdiğimiz bir işin de karşılığını er ya da geç alacağız. O sebeple maddi konuları dert etmemeye çalışarak yapabileceğimin en iyisini yapmaya devam ediyorum.

 

Ta’riz; Gri Şehrin Renkli Çocukları adlı belgeselinizle TRT’den “T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülü” aldınız. Peki, İstanbul’daki graffiti kültürünün anlatıldığı bu belgeselin çekimlerinde ne gibi sorunlarla karşılaştınız?

-Bizim en büyük problemimiz güven oldu. Graffiticiler biliyorsunuz ki illegal insanlar ve doğal olarak herkese güvenemiyorlar. Sizi tanımaları ve size güvenmeleri için çalışıyorsunuz, bir nevi gözlerine girmeye gayret ediyorsunuz. Bu süreç bizim bir yılımızı aldı. İnsanların bazıları “tamam” diyip telefonlarımızı açmadılar, bazıları hiç istemediler. Bir diğer dezavantajımız ise, incelemek istediğimiz bir alana mutlaka bizden önce birileri girmiş, incelemek istediğimiz kitlenin güvenini kazanmış, istediğini almış ve kayıplara karışmış olmasıydı. Bu da bize, sinemaya sevdalı öğrenci arkadaşlara yapılabilecek en büyük kötülük. İnsanlar katiyen güvenmiyor. “Daha önce geldiler böyle böyle yaptılar sonuç yok, boşa yorulduk” gibi söylemlerle sizi dinlemeden reddediyorlar. Katılmamayı anlayışla karşılayabiliyoruz ancak bu aşılamaz duvar beni projeden bezdirme noktasına getirmişti. Ve sonra biraz düşünüp yöntemimi ve bakış açımı değiştirdiğimde gerisi çorap söküğü gibi geldi ve bir sene sonunda, Şubat 2015 tarihinde çekmeye başlayıp Mayıs – Haziran’a kadar çekimleri sürdürdük. Tabii öncesinde ve sonrasında da çektiklerimiz oldu ama aktif olarak bu süreçte sahada kaldık. Birkaç kişinin güvenini kazanınca kendimizi onlara ispatlamış olduk ve devamında hızlıca çekimler gerçekleşti. Yaptığımız ilk kurguda Balkan Sinema Okulları (SEECS) Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü” kazandık ve bu bizi cesaretlendirdi. 2015 Ekim’de kurgumuzu tamamen tamamladık. 2016 yılında toplam 8 ülke, 15 festivalden TRT de dahil 5 ödül kazandı, bir festivalde kapanış filmi oldu ve bir de özel gösterim yaptık.

Bizim için önemli bir deneyimdi ve en önemlisi, hepimiz gençliğimizde bir şekilde içinden geçtiğimiz “Hip-Hop” kültürüne borçluyduk. Hocalarımıza borçluyduk, üniversitemiz bitmek üzereydi ve bir şekilde emeklerini karşılıksız bırakmak istemiyorduk. Ailelerimize borçluyduk, arkadaşlarımıza borçluyduk en önemlisi kendimize borçluyduk. Bizim için iyi bir başlangıç oldu ve çevremizle, kendimizle hesabımızı kapattık. Artık bir zorundalığımız olmadan, bir gaz beklemeden bir şeyler üretmeye çalışıyoruz. Bu da kendimiz adına bu projeden en büyük kazanımımız oldu.

 

 

Bu sene de TRT Belgesel Ödülleri’nde ilk kez açılan “Proje Destek Yarışması” sonucunda 250 proje arasından destek alan iki projeden biri sizinki oldu. Ödülden, ”Ta’riz; Dişe Diş, Söze Söz” adlı belgeselinizden biraz bahsedebilir misiniz? Programı oluştu mu ya da çekimleriniz başladı mı?

-İlk belgesel projemizden sonra içimizde garip bi his vardı. Hani böyle çok eğlenceli ve aksiyonlu bir günün sonunda eve gelip yatağa yattığınızda derin bir iç çekersiniz ya, aynı onun gibi. O sebeple Hip-Hop kültürünün içinde kalmaya devam etmek istedik. Çünkü zaten bildiğimiz tanıdığımız takip ettiğimiz bir kültür bu. Birimiz geçmişte graffiti yapmış, birimiz rap müzik yapmış, birimiz bisiklete binmiş yani baktığınızda ekibimizin bu kültürü incelemeye devam etmemesi için hiç bir sebep yoktu. O nedenle bu belgesel ile festival sürecindeyken temellerini atmaya başladığımız bir projeydi Ta’rîz; Dişe Diş, Söze Söz. İlk projemizin festival yolculuğu biter bitmez bu projeyi hazırlamaya başladık. Ancak ortaya çıkan vaziyet, bizi maddi bir arayışa sürüklediğinden biraz bekletme kararı almıştık. Birkaç hafta sonra şansımıza TRT, TRT Belgesel Ödülleri yarışma programına ilk kez “Proje Destek Ödülleri” kısmını açtı. Bize de göndermek kaldı, zaten bir Kültür Bakanlığı sürecimiz olmuştu, reddedilmiştik ve dosyalarımız da hazır gibiydi. Bakanlığa olan başvurumuz sürecinde yapmak istediğimiz değişiklikleri yaptık ve nispeten daha iyi olduğuna inandığımız dosyayı TRT’ye yolladık. Bu vesile ile de TRT’ye teşekkürlerimizi ve sevgilerimizi iletelim ki bize, bu işi layığıyla yapabileceğimize inandılar ve desteğe uygun buldular.

Şu sıralarda belgeselimizin hazırlığı çok büyük ölçüde bitti. Tahminen Ağustos’ta çekimlere, Kasım’da kurguya başlamayı planlıyoruz. Ocak’ta bitirip Mayıs 2018’de 10. TRT Belgesel Ödülleri’nde ilk kez gösterilmesi için beklemeye koyulmayı planlıyoruz. Tabii ki sürelerde değişiklik olabiliyor bu. Nitekim belgesel bu, olmazsa problem vardır.

 

Son olarak bu projeler dışındaki şahsi işleriniz nelerdir? Ne gibi konulara dikkat çekmek istiyorsunuz?

-Henüz çok yeni bir akademisyen adayıyım, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde çalışıyorum. Belgeseli geliştirmenin sadece belgesel yapmak ile mümkün olmayacağını düşünen biri olarak akademik olarak nasıl katkıda bulunabileceğime kafa yormak en büyük hedefim. Bu sebeple hocalarımla iş arkadaşı olma şerefine nail olmuş biri olarak onlarla birlikte bu hedefe ulaşmak adına çalışmalar yapıyorum. Ekip arkadaşlarım da mezun olmakla birlikte multimedya sektörünün çeşitli alanlarında çalışmalar yapıyorlar, şükür ki yaklaşık olarak hayal ettiklerimize yakın işler yapabiliyoruz.

Başta Wannart’a bize ses olduğu için teşekkür etmeliyim. Umuyorum ki sizler ve sizler gibi kısa belgeselciliği merak eden sanat destekçileri sayesinde belgeselcilik adına bir arpa boyu dahi olsa aşama kaydetmemiz daha kolay olacak. Ta’rîz; Gri Şehrin Renkli Çocukları’nı https://www.facebook.com/tarizbelgesel sayfasından takip edebilirsiniz. Umuyorum bir sonraki röportajımız da Ta’rîz; Dişe Diş, Söze Söz’den sonra olur…