“Evet, tehlikeli. Borderline’ın orijinal versiyonunu değiştirmem çok tehlikeli, biliyorum. Ancak dünyanın ve müziğin değişmesi de işte böyle diye düşünüyorum. Bu da aynı zamanda hem yeni hem de korkutucu şeylere yol açıyor; ama günün sonunda ise müzik, bizim onu nasıl dinlediğimize ve nasıl icra ettiğimize göre şekilleniyor. Gerçek şu ki şarkılar çoğunlukla 4 dakika, albümler ise 40 dakika sürüyor. Aslında, neden bu şekilde olması gerekli ki?”

Merakla beklenen dördüncü stüdyo albümü The Slow Rush’ı 2020’nin Sevgililer Günü’nde yayımlayan Tame Impala, 1 gün öncesinde ise Triple J’e verdiği samimi röportajda “değişim” hakkındaki görüşlerini yukarıdaki gibi belirtiyor: Yenilik, tehlikeli olabilir!

Müziğini bu tehlikeli değişim yoluna sokmasına rağmen oradan başarıyla çıkmayı bilen sanatçılardan olan Tame Impala, “eski rock’çı yeni pop’çu” imajına ise oldukça sağlıklı, ancak hiç de kısa olmayan bir süreçten sonra kavuştu. Bu arada hemen belirtelim, adı üstünde The Tame Impalas değil; yani  bilinenin aksine bir grup değil bu, tek kişilik bir müzik projesi. Sanatçıyı ise sadece Currents (2015) albümü ile tanıyan yeni ve genç kitle için kısaca bu süreci özetleyelim:

Avustralya’daki evinde kendi kendine yaptığı kayıtlar sonucunda 2008 yılında Tame Impala EP’sini çıkaran Kevin Parker, kullandığı vokal efektleri ile John Lennon’dan etkilendiği çok belli olan 22 yaşında amatör bir psychedelic rock müzisyeniydi. Annesi ile babası o henüz 3 yaşındayken boşandığı için kısmen yalnız bir çocukluk geçirmiş olmasına ve hayatı boyunca doğduğu Perth şehrinden hiç çıkmamış olmasına rağmen o, müziğe tamamen aşık bir gençti.

2 yıl sonra ise Innerspeaker (2010) isimli ilk stüdyo albümüyle oldukça başarılı eleştiriler alan Parker, esas çıkışını ise Grammy adayı bile olmuş muazzam eseri Lonerism (2012) ile yaptı. Bu mükemmel psychedelic rock kaydı ile bu janrı modern müziğe uyarlayabilen en güçlü isimlerden biri haline geldi. Feels Like We Only Go Backwards ise hiç şüphesiz albümün en parlak yıldızıydı.

Mark Ronson ile iş birliği olan tatlı Daffodils teklisi ile klasikleşmiş rock sound’unun git gide pop’a evrilmesini sağlayan ParkerCurrents (2015) ile de bu değişimin esas ürününü verdi: Psychedelic pop ve synth-pop teması hakim olan albüm, sanatçıyı adeta bütün dünyaya yaydı ve ününe ün katıp onu evrensel bir figür haline getirmeyi başardı. Özellikle de Spotify’da dinlenme rekorları kıran ve gorilli klibiyle de bizi mest eden The Less I Know the Better, sanatçının patlama yapan eseri oldu. Ayrıca Rihanna’nın New Person, Same Old Mistakes‘i cover’laması ve tabii 8 dakikalık bir mükemmellik olan Let It Happen sayesinde Parker, kendi zirvesine çıktı.

The Slow Rush (2020) ise bu söz konusu değişim süreci sonrasında Kevin Parker’ın, pop sound’una daha yakın bir şekilde, ancak o alternatif ve psychedelic karakterini de bozmadan devam edeceğinin kanıtı oluyor. Albüm, yine alıştığımız üzere genel olarak muazzam bir Tame Impala eseri. Baştan sona büyük bir keyifle dinlenebilen ve neredeyse hiçbir şarkıyı atlamak zorunda hissetmediğimiz bir iş.

Her parçanın ayrı bir değeri ve hikayesi var gibi; hatta Batı tabiriyle “filler” tek bir şarkı yok. Yine de hit potansiyeli ve kalitesi açısından Currents zirvesini yakalayabilir mi? Bunu elbette zaman gösterecek. Gelin, hepsini teker teker inceleyelim, daha sonra kararımızı veririz:

Albümün açılışını yapan One More Year, bize kendisinden sonra nelerle karşılaşacağımızın fikrini veren uzun bir intro gibi. Türkçe’ye tam çevrilememiş olan spoken word terimiyle ifade edebileceğimiz eser, konuşmaları ve melodiyi birleştirerek dinleyiciyi albümün esas parçalarına hazırlıyor. Hatta sonlara doğru tempoyu iyice yükselterek house müzik türünde sıkça kullanılan baslarla bile karşılaşabiliyoruz.

Bu ilk parçanın ve son parça olan One More Hour’un isimleri arasındaki benzerlik ise elbette bir tesadüf değil: Albümün genelinde de görebileceğimiz gibi şarkı isimlerinin çoğu bir zaman kavramı içeriyor. Buna rağmen Parker, albümün bir kısmını kaydettiği Los Angeles’taki evinin balkonunda ünlü müzik adamı Zane Lowe’a verdiği aşırı kaliteli röportajda değindiği üzere The Slow Rush bir konsept albüm değil. Yetenekli müzisyen, sadece biz insanların zamandan nasıl etkilendiğini bütünsel bir şekilde anlatmak istediğini dile getiriyor. Ancak bir gün mutlaka konsept albüm yapmak istediğini de söylüyor.

Instant Destiny ise Parker’ın ifade ettiği üzere, 2019 yılında evlendiği hayat arkadaşı Sophie’ye “aşık olmak ve korkusuz hissetmek” hakkında bir eser. Zaten şarkının ismi de bize bu konuda haliyle ipucu veriyor. Tarz olarak ise bize Currents dönemini hatırlatan bu synth dolu eser, “I’m about to do something crazy, no more delayin’ No destiny is too far” dizeleriyle akılda kalmayı başarıyor.

Ardından gelen Borderline ise, kendisinden önce tekli olarak yayımlanan Patience’ın bu albüme değer görülmeyip “kadroya girememesi” sonucunda, kaydın ilk resmi single’ı haline geldi. Yazımızın başında değindiğimiz üzere, altyapısı önemli bir değişime uğrayan Borderlineilk hali olan 4:34’lük süresinden sonra, bu albümde 3:57’lik süresiyle ve değiştirilmiş basları ile davullarıyla yer alıyor. NME dergisinin de özel olarak incelediği bu sıra dışı durum, Parker’ın şarkının eksik kaldığını hissetmesinden sonra bu hali almış.

Parçanın Spotify’da fazlaca dinlenmiş olan ilk single versiyonunu benimseyip sevdiyseniz, bu yeni hali size biraz yanlış gelebilir. Özellikle de şarkının temposunun fazlasıyla artması ve alışılagelen “es”lerin verilmemesiyle oldukça karışık bir versiyon gibi hissettirse de elbette albümün en değerli eserlerinden biri. Arka plandaki üflemelilerin orijinalliği ve şarkının aşırı catchy dizeleri sayesinde, defalarca dinlemekten bıkmadığımız modern bir psychedelic pop klasiğine sahip oluyoruz.

Posthumous Forgiveness, sanatçının daha önce değindiğimiz röportajında ifade ettiği üzere, “10 yıl önceki Kevin’in asla yazamayacağı kadar kişisel bir şarkı”; çünkü eser, sanatçı ve vefat etmiş babası arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Annesi ile babası, o çok küçükken boşanmış olan Parker, parçanın ilk kısmında babası hayattayken onun hakkında sevmediği detaylar üzerinde yoğunlaşıyor. 6 dakikalık bu progresif pop eserindeki esas melodinin ortalarda değişmesiyle birlikte ise babası öldükten sonraki psikolojisi ve onu affedişi ele alınıyor.

Şarkının isminden de anlaşılacağı üzere bu üzücü hissiyat ise hem şarkı sözlerine hem de davulların ön plana çıktığı besteye muazzam bir şekilde yansıyor. Mesela 4:55’teki gitar solosu, Parker’ın babasının çok sevdiği Hank B. Marvin eserine bir göndermeymiş. En baştaki gitar riff’i ise gerçekten de Iron Maiden klasiği Hallowed be Thy Name‘inkine oldukça benziyor. Bunların yanında, şu sözler ise tam anlamıyla acı verici: “I wanna tell you ’bout the time. Wanna tell you ’bout my life. Wanna play you all my songs. Learn the words, sing along”.

Breathe Deeper, ilk saniyeden itibaren akıp giden bas gitarları, altyapılarındaki ksilofon detayları, geçişlerindeki davul kısımları ve özellikle de loop’a alınmış o mükemmel klavye melodisiyle albümün en şahane işlerinden biri oluyor. Melodiye kendinizi kaptırınca bu eserin gerçekten de 6 dakikanın üstünde bir süreye sahip olduğuna inanamıyorsunuz.

Adeta hipnotize eden klavye melodisi sayesinde, Arcade Fire’ın Reflektor (2013) güzelliğine benzer bir şekilde dans etme hissi doğuran bu şarkı, “If you think I couldn’t hold my own, believe me, I can” bölümüyle de dinleyiciyi hemen ilk dinleyişte yakalayabilen bir iş oluyor. Bir süre sonra ise şarkı tam bitti derken sonlarında başka bir forma evriliyor. Kesinlikle albümün en özel eserlerinden biri olan bu şarkı, sanatçının Zane Lowe röportajında belirttiği üzere “kafası güzel bir şekilde alışveriş yaparken” aklına gelen bir esermiş.

Tomorrow’s Dust ise albümün akılda kalan başka bir güzelliği oluyor: Bir Tame Impala parçası için ilginç olarak nitelendirebileceğimiz şekilde Radiohead-vari bir akustik gitar arpejiyle açılan şarkı, özenli prodüksiyonu ve adeta sonlara doğru beynimizin içine giren synth’leri sayesinde oldukça dikkat çeken bir iş olmuş. Ayrıca, sonlarındaki elektro gitar melodileri de şarkıyı ayrı bir zenginleştirmiş. Özetle, enstrümantal açıdan albümün özel işlerinden biri. En sonda ise arka planda Breathe Deeper çalarken konuşan kadın ise tahmin edebileceğiniz gibi eşi Sophie’ymiş.

Albümün power ballad’ı olan On TrackLonerism’deki Sun’s Coming Up’tan beri Tame Impala’dan pek görmeye alışmadığımız türde bir yapıya sahip. Breathe Deeper’ınkinin biraz yavaşlatılmış versiyonu gibi bir melodiye sahip bu eser, “But strictly speaking, I’m still on track” sözleriyle ve davul ritimleriyle akıllara kazınmayı başarıyor. Ayrıca prodüksiyonunda da şarkının temposunun oldukça dengeli bir şekilde kurulduğunu her dinleyişte hissedebiliyorsunuz.

Lost In Yesterday, giderek geçmişe giden bir loop’ta yer alan ve tek kelimeyle kusursuz bir videoya sahip enerjik bir dans hiti. Adeta groovy olarak ifade edebileceğimiz türde bir besteye sahip bu şarkı, dinamik bas gitar yürüyüşleri ve tempo olarak akıcılığıyla bir The Less I Know the Better 2 olmaya çalışıyor gibi. Daha önce değindiğimiz röportajında ise Parker, şarkı için “nostalji ve uyuşturucu hakkında; çünkü ikisine de bir şekilde bağımlı olabiliyoruz” açıklamasını yapıyor.

Ardından gelen başka bir “bas gitar şarkısı” Is It True, aşırı akılda kalıcı ve tempolu bir eser olmasına rağmen birkaç defa dinledikten sonra özellikle ara kısımdaki synth’lerinden rahatsız olmamak pek kolay değil. Ancak yine de tam bir dans şarkısı bu.

It Might Be Time, albümün kısmi teması olan zaman hakkında bize en net mesajı veren eserlerden biri oluyor. Vokallerdeki efektlerden bir Currents havası sezilen şarkı, özellikle kanal geçişleriyle aşırı sağlam bir prodüksiyona sahip. Ancak yapı olarak, sürekli “nakarata hazırlayan” ara bölümleri her bittiğinde, çok da akılda kalmayan bir nakarata erişmesiyle genel anlamda biraz sıkıntılı bir işe dönüşüyor. Özellikle de bir düşüp bir çıkan temposu fazla karışık gibi. Yine de albümün en değerli davul geçişlerine sahip şarkı olabilir.

Albümü son şarkısına bağlayan geçiş eseri Glimmer ise ilk başlarında bas gitarın bolca övüldüğü bir konuşmaya sahip ve daha sonra yine synth dolu bir eser.

One More Hour, albümde “zaman” kavramına bolca gönderme yapan Parker’ın kayıt için en doğru kapanışı yapmayı başarıyor. Üstelik, bu sözler de ilk dinlenildiğinde yüzümüze resmen bir tokat gibi çarpıyor:

“I did it for love (All that I have)

I did it for fun (One more hour)

Couldn’t get enough (All that I have)

I did it for fame (One more hour)

But never for money

Not for houses, not for her

Not for my future children

Until now”

Elektro gitarların da yine adeta birer tokat gibi vuruculuğu sayesinde oldukça derin, sağlam ve olabildiğince rock bir kapanışa tanık oluyoruz. Albümün en özel şarkılarından biri de bu hiç şüphesiz.

The Slow Rush, isminin oksimoron niteliğine uygun karakterdeki enstrümanları ve özellikle Innerspeaker ya da Lonerism’deki yalnızlığından sıyrılmış daha güvenli bir ruh haliyle oldukça dikkat çekiyor. Ayrıca albümün Sevgililer Günü’nde yayımlanmasının da etkisiyle artık evli bir adam da olan Parker’ın, önceki işlerine göre şarkı sözlerindeki açık sözlülük de fazlasıyla etkileyici.

Enstrümantal ve yapısal anlamda ise şarkıların karakteri ise Currents ile benzer formülü sürdürüyor; yani çok fazla yenilik göremiyoruz aslında. Ancak gözlerinizi kapatıp kulaklarınıza kulaklığı taktığınız anda ruhunuza adeta bir dans halüsinasyonu deneyimini yaşatacak nitelikte bir psikedelik dans enerjisine sahip. Özetle, Currents yeniliğinin tehlikesine devam ediyoruz!

Kaynak: 1234.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here