“Sürrealist eser aykırılıklarla, zıtlıklarla, gerçekle her türlü bağı kesmiş, yitirmiş olarak kendini gösterir. Sürrealizm hayal dünyasının tercümesidir, o hayal dünyası ki içindeki gerçekçi elemanlar soyut, soyut elemanlarda gerçek olabilir.”

André Breton

Yeniliğin baskısı ve dönüştürücü gücü söz konusu olduğunda son avangard hareket olarak değerlendirilebilen Sürrealizm karşımıza çıkar. Bu dönüştürücü güç, Sürrealizmi tarihin içinde yitip gitmek üzere olan bir değer olmaktan alıkoyar. 20. yüzyılda bir edebi miras olarak görebileceğimiz akım, hala bugününden ve yarınından söz ettirecek kadar dikkat çekicidir.

Avangard tecrübenin önünü açtığı yenilik, modernlik, rasyonellikten kopuş gibi kavramlar günümüzde Sürrealizmin de önünü açmakla temsil ediliyor. Sürrealizm dendiğinde akla gelecek temel isimleri ise; Aragon, Eluard, Breton, Apollinaré, Lautréamont, Sade sıralamak mümkün. Akıma mutlak gerçeklik kavramını yansıtıp edebiyat dünyasına adını yazan bu isimler sanat dünyasına da etkileri açısından büyük önem taşıyor. Modern olanın tekrar tekrar gözden geçirildiği 21. yüzyılda tarih ve avangard duruşla Sürrealizmi tekrar ele almak postmodern yapının da bu açıdan yeni bir bakış geliştirmesine neden olmuştur. Metalaşmadan korunma amaçlı yeraltına inmeyi tercih eden edebiyat alanına karşılık Sürrealizm, devrimci ruhu ve ilham verici üslubuyla yerüstünde de modern gerçekliğin diğer yönünü gösterme gücünü sergilemiştir.

Akımın tarihine baktığımızda üç döneme ayrıldığı görülür;

Klasik Sürrealizm: 1922’den 1940’a kadar süren dönemi kapsar. İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini taşıyan bu dönemde sürrealizm ilk keşif ve deneylerini politik ve sanatsal bir çerçevede şekillendirmiştir.

Geç-Klasik Sürrealizm: Zamansızlığın hüküm sürdüğü savaş sonrası dönem, akımı, sanat ve politika karşısındaki konumu, stratejilerini ve organizasyonlarını gözden geçirir.

Post-Klasik Sürrealizm: 1960’ların radikal hareketleri arasında devam eden bu dönem, Breton sonrası olarak da adlandırılmaktadır. Akımın konu ve yöntemlerinin, eserin metalaşması ve kollektivitenin doğurduğu iletişimden kaçınmak üzere yeraltına geçtiği dönemdir.

1924’te ortaya çıkan Sürrealizm “tüm rasyonel kaygıları gözardı eden ekol” olarak tanımlansa da, “şimdi” ve “gelecek” kavramlarını sıkça göz önüne alan bir hareket olarak “devrimci” karakterinin daha ön planda olduğu söylenmektedir. Akımın önemli temsilcilerinden biri olan André Breton, “yaşamı değiştirmek” ve “dünyayı değiştirmek” tanımlamalarının birliği olarak gösterdiği Sürrealizmi gündelik yaşama karşı bir estetik çaba olarak görür. Akım insan varoluşunun kendisini ele aldığından sanat yönü kadar devrim yönü de öne çıkmaktadır.

André Breton

Felsefi anlamda sürrealizm André Breton’un Birinci Sürrealist Manifesto’da belirttiği haliyle; önceden göz ardı edilmiş çağrışım biçimlerinin üstün gerçekliğine, rüyanın her şeye kadir olduğuna, tarafsız düşünce oyunlarına inanmaya dayanır. Bu noktada Breton iki önemli Sürrealizm yorumlayıcısı olan Georges Bataille ve Maurice Blanchot’u karşılaştırır.

Bataille “zihin durumu” ve bir tür “din” olarak tanımladığı Sürrealizmi Breton “bireysel olanı aşan bir zihin durumu” olarak tanımlar. Yani sözsel olarak ifade anında düzensizlik ve yokluğu sunduğunu gösterir. Bataille’e göre ise Sürrealizmi farklı kılan, onun bu düzensizlik içinde varoluşu ve yokluğun bastırdığı ahlakı konu edinmesidir. Blanchot ise bu noktada Sürrealizmi sadece varoluş tecrübesine bağlar. Sürrealizm Felsefesi kitabının yazarı Ferdinand Alquie ise başka bir noktaya dikkat çekerek, Breton’un sürrealizmdeki belirleyiciliğinin kişisel olduğunu belirterek, kendisinden önceki temsilcileri konumunda olan Dante, Shakespeare gibi yazarlar ve Alman romantiklerinin sadece dönemlerine ait edebi akımı temsil ettiklerini belirtir.

1924 yılında yapmış olduğu tanımı 1934 yılında değiştiren Breton öncekine gönderme niteliğinde olan güncel tanımlamasında; Sürrealizm kelimesinin içerdiği anlık bir belirsizliğin, Sürrealizm’de aşkın bir tutum belirlediği fikrine götürebildiği; ancak, aksine, gerçek olanı derinleştirme, somut kelimenin bilincini daha da açık ve tutkulu bir biçimde geliştirme isteğini ifade ettiğinden bahseder. Pierre Mabille ise daha açık bir ifadeyle; sürrealizmin kişisel ve kolektif bilinçdışındaki anlamları araştırmayı içerdiğinden söz eder. Sürrealizm gerçekle beslenir, yakalanılan düzen ya da düzensizliğin gündelik sorunlarımıza ışık tutması gibi adeta bir kayıt almaya benzer. Jacques Lacan 1959 yılında yaptığı bir tanımda; Sürrealizmin hümanist bireyselciliğin normlarının yaşadığı atmosfer depresyonunun kıyısında kopan bir kasırga olduğunu söyler. Tanım kolektivizmi destekler nitelikte bir çoklu olumlama içermektedir. Kolektivizmin bir gereği olarak iletişim bu noktada bilinmezlikle iç içedir. İletişimin bilinmezlikle aracılığında ise çoğulluk gerekçelendirilir. Bataille da bu tanımı destekleyerek zihinsel bir durum olan Sürrrealizmi bir tür birleşme ve “ruhani otorite” olarak tecrübelendiğini belirtir.

Octavio Paz ise daha evrensel haliyle şu tanımlamayı yapar:

Sürrealizm şiir değildir; şiir sanatıdır ve hatta daha da katı surette bir doktrin, bir dünya görüşüdür. Dışsal ifşa, esin nesnel labirenti kırar; bilinç uyuşur uyuşmaz bize saldıran, yalnızca uyanıklık kapıları kapandığında açılan bir kapıdan zorla içeri giren bir şeydir. İçsel ifşa, aynı bilincin birliğine ve kimliğine inancımızın sendelemesine neden olur; benlik yoktur ve her birimizin içinde farklı farklı sesler birbiriyle çatışır. Dolasıyla Sürrealizmin esas özgünlüğü yalnızca esinden bir fikir yaratmış olmak değil, daha radikal olarak bir “dünya fikri” kurmuş olmasıdır.

1966 yılında André Breton’un ölümünün ardından Sürrealizme bakışın buluştuğu ortak noktalar giderek dağılmakta ve ayrım yaratan düşünceler ortaya çıkmaktadır. Jean Schuster, kendisini sürrealist olarak tanımlayan tüm hareketlerin son bulmasını gerektiğini söyledikten sonra  tarihsel olanın ebedi olan tarafından açıklanamayacağını, Le Monde gazetesinde yayımlanan yazısından şu açıklamayla dile getirir:

Sürrealizm muğlak bir kelimedir. Hem insan zihninin dışsal karşıt akımı onun dışa vurulan süreksizliğinde yazılmak için gizil bir süreklilikte tarihten firar eden varoluşsal bir bileşenini, hem de karşıt akımını tanıyan ve onu zafer hazırlıklarıyla güçlendirip, zenginleştirip silahlandırmayı görev edinmiş, tarihsel açıdan belirlenmiş bir hareketi ifade eder. Bu iki Sürrealizm arasında, sabit ile değişken arasındaki gibi bir kimlik ilişkisi vardır.

Kaynak: 1

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here