Yönettiği filmlerle birçok defa Oscar’a aday gösterilen fakat hiçbir zaman Oscar Ödülü kazanamayan bir yönetmen, Alfred Hitchcock.

Altmış yılı aşkın kariyeri boyunca sessiz, sesli ve renkli olmak üzere birçok başarılı film yapan birkaç yönetmenden biri olan Alfred Hitchcock, ne yazık ki hayatının büyük bir bölümünde yeterince takdir edilmemekten payını aldı. Amerikalı eleştirmenler hem televizyon için çekilen bir dizi ve popüler bir filme kendi ismini verme kararına hem de ticari filmlerine önceleri pek fazla değer vermedi. Fakat, Eric Rohmer, Claude Chabrol ve François Truffaut gibi Fransız Yeni Dalgası yönetmenlerinin 1950’lerin sonlarında eserlerini savunmasıyla Hitchcock bir “auteur” olarak eşsiz görsel üsluba sahip gerçek bir sinema sanatçısı olarak kabul ve saygı gördü.

Devamlı yeni bir açı arayan Hitchcock, klişelerden kaçmanın ve alışılmıştan uzaklaşmanın yollarını aradı. Tek ve aralıksız bir planda çekilmiş gibi görünen “Rope” , yalnızca küçük bir sandalda geçen “Lifeboat” yada başrol oyuncusunun filmin başında öldüğü “Psycho” film bunlara örnek verilebilir.

The Birds


Bu filmin kötüleri hayvanlar olarak gösterildi izleyicilere. Aslında bu usta yönetmen Hitchcock için bir ilk. Tippi Hedren, deniz kenarındaki küçük bir köye gelen ve giderek şiddetlenen kuş saldırılarına maruz katan sosyetik bir kadın olarak izleyicilerin karşısına çıkıyor. Kuş sürüsünün tehditkâr bir şekilde California kıyılarına doğru inişe geçip ciddi saldırılara başlayacakmış gibi göründüğü final sahneleri ise akıldan çıkmayacak nitelikte.

Vertigo


James Stewart, San Francisco’da geçen bu psikolojik gerilim filminde, sorunlu bir kadın olan Kim Novak’ı korumak için işe alınan ve ona aşık olan emekli dedektif rolü ile karşımıza çıkar. İntihar etmeye çalışan kadını kurtarır fakat diğerinin kâbusları acı vermeye devam eder. Kadını rüyasında gördüğü çan kulesine götürür, kadın kuleye tırmanır ama Ferguson yükseklik korkusu yüzünden peşinden gidemez ve kadının intiharına şahit olur. Ruhsal çöküntüye uğrayan adam, kadının gittiği yerleri ziyaret etmeye başlar, bir yerde ölen kadına çok fazla benzeyen birini fark eder. Kadın şehre yeni gelen, sıradan bir taşralı kız olduğunu söylemiş olsa bile adam çok geçmeden gerçeği öğrenir ve bu şaşırtıcı keşif onu çan kulesinin tepesine çıkartır. Hitchcock, bilmeceyi filmin ortasında çözerek gizemli film türünün tabularını işte tam olarak böyle yıkar. Bu sayede de film basit bir polisiye türünden çok, dedektifin karmaşık kişiliği hakkında bir filme evrilir. Stewart’ın yükseklik korkusunu yansıtmak isteyen Hitchcock kaydırmalı zoom yöntemini geliştirir. Kamera oyuncudan uzaklaşırken zoom yapıp ön planı aynı bırakırken arka planın önemli ölçüde yakınlaşmasını sağlar. Bu perspektif bozulmasının kafa karıştırıcı bir etkisi vardır. Yönetmen ani ve altüst edici bir algıyı göstermek için bu yöntemi daha sonra da “Marnie” filminde tekrar kullanır.