Hint asıllı sinemacı M. Night Shyamalan, henüz üçüncü filmi olan The Sixth Sense’le (1999) oldukça büyük bir başarı yakalamıştı. Onun hemen ardından ise henüz modern çizgi roman filmlerinin perdeleri ele geçirmediği zamanlarda farklı bir süper kahraman filmi olan Unbreakable’a (2000) imza atmıştı.

Süper kahraman filmlerinden alışık olduğumuzun aksine görkemli efektlerin olmadığı sıradan bir insanın süper güçlerinin olup olmadığı muamması üzerine bir yapımdı. Bu filmle belli bir beğeni toplayan Shyamalan (1-2 filmi haricinde) bu başarısının devamını getiremeyerek vasat stüdyo filmlerinin aranan yönetmenine dönüşmüştü. Sinemacı, herkesin kendisinden ümidi kestiği 2015 yılında yönettiği mütevazı korku filmi The Visit’le belli bir ilgi uyandırmayı becermişti. Ama yönetmenin tekrar eski başarılı günlerine dönüp dönmediği hala bir gizemdi. Bunun için bir yıl daha beklemek gerekti.

Genç kızların bir psikopat tarafından kaçırılıp rehin alındığı bir korku filmi olarak pazarlanan Split’in (2016) sonunda Unbreakable’a atılan çengel seyircileri şaşırtmıştı. Filmin hem seyirciler hem de eleştirmenler nezdinde yaşadığı başarının ardından yönetmen, bu iki filmin devamı niteliğinde bir film çekeceğini duyurmuştu. Üç yılın ardından üçlemenin son bölümü Glass nihayet vizyonda. Bu yazıda filmi incelemeye çalışacağım.

Senaryosunda M. Night Shyamalan’ın imzasının bulunduğu filmin oyuncu kadrosunda; James McAvoy, Bruce Willis, Samuel L. Jackson, Anya Taylor-Joy, Sarah Paulson, Spencer Treat Clark ve Charlayne Woodard gibi isimler yer alıyor.

Filmin konusu kısaca şöyle özetlenebilir; Split filminin sonunda çoklu kişilik bozukluğu olan Kevin Wendell Crumb’ın (James McAvoy) varlığından haberdar olan David Dunn (Bruce Willis) oğluyla beraber, yaşadığı çevrede işlenen irili ufaklı suçları incelemektedir. Bir tesadüf eseri tekrar Kevin’la karşılaşır ve onun yakın zamanda gerçekleşen kaçırılan kız vakalarının faili olduğunu anlar. Kaçırılan kızların tutulduğu fabrikaya gelir ve orada Kevin’in son ve en tehlikeli kişiliği olan Canavar’la kapışır. Bu sırada polisler tarafından yakalanan ikili, Elijah (Samuel L. Jackson) namı diğer Mr. Glass’ın da kaldığı akıl hastanesine yatırılırlar. Burada Dr. Ellie Staple (Sarah Paulson), onları süper güçleri olmadığına ikna etmeyelmeye çalışacaktır.

Ä°lgili resim

Shyamalan, serinin önceki filmlerini dram ve korku türlerinde birer yapım izletmek vaadiyle başlatıp daha sonra bu hikayeleri fantastik sulara taşımıştı. Aynı zamanda psikolojik sorunlara sahip bireylerin problemlerinin aslında birer sorun değil ödül olduğunu kavrama serüvenlerini izlemiştik. Biraz bilindik olan bu yapıyla David ve Kevin karakterlerinin orijin hikayelerini izlemiştik. Serinin final halkasında ise daha çok Mr. Glass’ın hikayesine odaklanıyoruz. İlk filmde yardımcı karakter olarak kalan ve cam kemik hastalığına sahip olması dışında kendine özgü bir gücüne vakıf olamadığımız sosyopat karakterin gücünü bu filmle keşfediyoruz. Yıllardır kaldığı akıl hastanesinde psikolojisi iyice bozulan karakter, David ve Kevin’in de yanına gelmesiyle beraber hedeflerini uygulamaya koyuyor ve yok oluşla sonuçlanacak bir final mücadelesi için keskin zihnini kullanarak onları manipüle ediyor.

Mr. Glass’ın hikayesinin dışında başka bir önemi daha var filmin. Unbreakable ve Split’te filmlerin sonuna kadar kahramanların süper güçleri olduğuna seyirciler olarak pek inanmazdık. Yönetmen ise finale kadar tutarlı bir şekilde kurduğu bu muğlak noktayı finalde hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde cevaplardı. Böylece karakterlerin süper kahraman oldukları kesinleşirdi. Glass’ta ise bir akıl hastanesinde geçmesinin de etkisiyle bu şüphe ve gizem duygusu tekrar aklımızda oluşuyor.

Seriye yeni katılan rasyonellikten ödün vermeyen doktor karakterinin de katkısıyla ana karakterlere gerçekçi bir gözle bakıyoruz uzun bir süre. Finale doğru ise Shyamalan, aklımıza düşürdüğü bu soruyu kendisinden beklediğimiz üzere açık kapı bırakmadan yanıtlıyor. Filmin evlere şenlik finali ise fazlasıyla 90’lar sineması kokuyor. Ayaklarının yere bastığı ve gerçekçi olduğu vurgulanan bir film için böyle bir sonun uygun kaçmadığını söyleyebilirim. Zaten daha önceki filmlerinde de yönetmenin fantastik hikayeleri bağlama şekline pek ısındığım söylenemez. Muhtemelen Unbreakable’ı bile izlemeden sinema salonuna girecek olan genç seyircilerin, sinemacının bu tercihlerini nasıl karşılayacaklarını merak ediyorum.

glass movie ile ilgili görsel sonucu

Deneyimli yönetmen M. Night Shyamalan, özgün fikriyle ortaya çıkardığı alternatif süper kahraman serisinin son bölümünde önceki filmlerin biçimiyle ortak bir yapı kurmuş. İddiasız ama belli bir sinema gözünü hissettiren yönetmenliğiyle, hikayenin büyük bir bölümünün geçtiği akıl hastanesinin gergin ortamını başarıyla yansıttığı söylenebilir.

Oyunculuklara geldiğimizdeyse filmin üç başrol oyuncusunun da ortaya iyi performanslar koyduğu kesin. Ama ekibin parlayan ismi, iki eski kurdun arasından sıyrılan James McAwoy olmuş. American Horror Story dizisindeki rolleriyle seyircilerin gönlünde taht kuran Sarah Paulson da özenli yazılmış karakterinde etkili bir performans koymuş ortaya.

Kimi sorunlarına rağmen kaliteli bir gerilim/süper kahraman filmi füzyonu izlemek isteyen sinemaseverleri pişman etmeyecek bir yapım Glass.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here