Hawkins’e yeniden hoşgeldiniz! 

Stranger Things’imize 16 aylık bir bekleyişin sonunda kavuşmanın sevincini yaşıyoruz. Son yıllarda dünya çapında dizi sektörünün çıtasının yükselmesinin baş sorumlularından Netflix‘in en etkileyici işlerinden biri olan Stranger Things, efsaneler arasına girmiş ilk sezonunun ardından inanılmaz bir hayran kitlesi yaratmayı başaran bir fenomene dönüştü. Sağlam karakter yaratımları ve benzeri görülmemiş bir “ambiyans” ile doğrudan içimize işleyen hikayesi, “nerd” damarımıza zerk ettiği eşsiz formülü, dizinin bu çığır açan noktaya gelmesinin kelimelerle ifade edilebilen sebepleri. Ama başka bir şey daha var: gerçekten ruhumuza hitap eden bir hikayenin gücü aslında Stranger Things. Çocukluğunuzda sahip olduğunuz, ancak yetişkinlikte kaybettiğiniz o “hikayenin içinde kaybolma” hissinin geri bahşedilmesi mesele aslında. Nostaljinin sıcaklığının ve rahatlığının hikaye anlatıcıları için nasıl sağlam bir altyapı olacağının en büyük ispatı. Stranger Things, basit bir diziden fazlası. Hal böyle olunca ikinci sezona dair beklentimiz de sınırları epey zorladı. Ve takvimler 27 Ekim’i gösterirken “Halloween” atmosferinde yayınlanan yeni sezonumuzu usulünce “bingewatch”layıp ayrıntılı bir inceleme hazırladık. Wafflelarınızı yanınıza alın ve koltuklarınıza kurulun. Başlıyoruz!

***Önemli Uyarı! Yazının bundan sonraki kısmı “sürpriz bozan” ayrıntılar içermektedir!***

2. Sezon, hiç beklemediğimiz bir şekilde bizi bambaşka bir şehirde, tanımadığımız karakterlerin yaşadıkları bir polis kovalamacasını izleterek başlıyor. Ne olup bittiğini ilk anlarda pek anlamıyoruz, daha doğrusu “neden” bunu izlediğimizi. Bu açılışın sonunda jenerik öncesindeyse zihin gücüyle bir geçidi yerle bir eden yeni karakterimizle tanışıyoruz: 008. Eleven‘ın “kayıp kız kardeşi” 008‘in hikayesine bir merhaba dedikten sonra tüylerimizi diken diken eden o siyah zemin-neon kırmızısı harflerden oluşan efsane jeneriğimizle baş başa kalıyoruz.

Jenerik ardından hikayemiz geçtiğimiz sezon bıraktığımız yerden bir sene geçmiş haliyle canımız kasabamız Hawkins’te devam ediyor. Olayın üzerinden geçen zaman kasabayı olağan akışına döndürmüş olsa da, elbette hikayemizin geçen sezondan beri kafamızı kurcalayıp merakla beklettiği sorularının ilk cevaplarını da almaya başlıyoruz. Will‘in son sezonda lavaboda yaşadığı anlık “Upside Down” geçişlerinin devam ettiğini görerek yeni sezonun canavarıyla ilk tanışmamızı yaşıyoruz. Bu devasa yaratık Demogorgon‘dan daha büyük, daha ulaşılmaz ve daha korkutucu. Hatta öyle bir noktada ki “bebek Demogorgon”lar onun emri altında çalışıyor. Yazarlarımızın “Shadow Monster” olarak adlandırdıkları bu bilinmez yaratığa bir “ortak zihin” ya da “ana bilgisayar” mantığıyla yaklaşabiliyoruz. Kendine bağlı tüm organizmaları -ki buna yaşadığı travmatik süreçte Demogorgon tarafından “tohumlanan” Will de dahil- yöneten ve bağlantıya geçebilen bu belirsiz yaratık, yeni sezona oldukça karanlık ve tuhaf bir hava bahşediyor. Yeni canavar yeni ortamın da belirleyicisi oluyor. İlk sezonda belirgin geçişlerle girilebilen “Upside Down” artık sınırları belirsiz bir varlık alanına dönüşüyor ve Hawkins’le iç içe geçiyor. Dizinin yeni sezonunun farkı da buradan kaynaklanıyor. Belirsizlik, sıkışmışlık, tekinsizlik ve arada kalmışlık hissi hikayenin hissettirdiklerini güçlendiriyor ve üstüne üstlük akışkanlığına da epeyce yardımcı oluyor.

2. sezonun yeni anahtar noktalarından biri de “karakter evrimleri”. Öncelikle Stranger Things’in en öne çıkan karakteri Eleven’ı bambaşka bir hikaye akış hattında izliyoruz. Birinci sezon finalinde “kayıplara karışan” Eleven’a, Şef Hopper‘ın yardım ettiği/edeceği gerçeğini ormana bırakılan waffle ayrıntısıyla anlamıştık. Yeni sezonda kendilerine gözlerden uzakta küçük bir “dünya” yaratan ikili bize “Logan”vari bir atmosfer sunuyor. Stranger Things’in yeni sezonunun dramatik altyapısını oluşturan temel taşlardan en önemlisi de bu ilişki. Eleven’a biçilen bu yeni rol alanında daha çok bir hapsedilmişlik hissi, yalnızlık, beceriksiz ama derinden bir sevgi izliyoruz. Bu noktada Millie Bobby Brown‘ın ve David Harbour‘ın oyunculukları birbirlerini kuvvetlendirerek muhteşem bir noktaya ulaşıyor. Ancak şöyle de bir gerçek var ki, Eleven’ın akışının Hawkins’le doğrudan bağlantısının kesildiği uzun süreç dizinin diğer oyuncularının kendilerini hiç olmadıkları kadar öne çıkarmalarına yarıyor.

Geçtiğimiz sezon “Upside Down”da sıkışıp kalan ve fazla etkin bir rol oynama şansı olmayan Will’in bu sezonun yıldızı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Winona Ryder‘ın içten Joyce Byers karakter yaratımının da son hız devam ettiğini ve bu anne-oğulun, dizinin oyunculuklar açısından ne kadar başarılı olduğunu kanıtladığını da eklemek gerek. Bunun yanında ana kadromuzu inceleyince Eleven’dan ayrılan Mike‘ın daha ağırbaşlı bir portre çizdiğini, Dustin ve Lucas karakterlerinin ise geçtiğimiz sezondan bu yana değişmeyen bir çizgide ilerlediklerini görüyoruz. İkinci sezon bu noktada “bir grup çocuğun macerası” olmaktan çıkıyor ve ilk sezondan farklı bir noktada durmak istediğini seyirciye devamlı hissettirmeyi hedefliyor.

Yeni sezona yeni oyuncular da katılıyor. Hepsinin başında tüm LOTR severleri gülümsetecek Sean Astin’e dikkatleri çekmek en doğrusu olacaktır. Joyce’un sevgilisi Bob Newby rolündeki Astin, samimi oyunculuğu ve özlediğimiz Sam Gamgee halleriyle gönüllerimizi fethediyor. Ona tam alışmışken kaybetmemiz ise gönüllerimizde dinmeyen bir sızı oluşturuyor. Ana kadroya eklenen diğer iki genç oyuncunun hikaye akışı bizi başlarda epey merakta bırakıyor. Ancak ilerleyen bölümlerde doğrudan gizemli olmayan karakterler olduklarını idrak edince bir miktar boşluğa düştüğümüzü söylemek gerek. Serseri zorba ağabey Billy rolünde izlediğimiz Dacre Montgomery‘nin başarılı bir oyunculuk sergileyip dizinin “zorba” açığını doldurduğunu söylesek de onun hikayesinin bir “aile içi şiddet” sarmalından fazlası olup olmadığını öğrenemiyoruz. Belki de geriye dönüp hikaye akışına baktığımızda anlayacağımız üzere Billy karakteri, üçüncü sezon için tohumları atılmış bir ayrıntı olabilir. Billy’nin kardeşi “Madmax” rolündeki Sadie Sink, Eleven’dan açılan boşluğa farklı bir yaklaşım getirse bile senaryoda büyük bir boşluğa yol açacak derecede olmadığını söyleyebiliriz. Özetle -halihazırda yaşamaya devam eden- yeni karakterler izleme zevkini arttırıyor ve hikayeyi renklendiriyorlar, ancak “şimdilik” fazlasını vermiyorlar.

Nancy ve Jonathan karakterleri seyircinin hevesle beklediği yakınlaşmalarını, bu sezon diziye eklenen “bitirim gazeteci” karakterinin yardımıyla gerçekleştiriyorlar. Bir miktar arka planda kalan ve kendi öykülerine minimal düzeyde devam eden karakterlerin yanında bir de mutlaka spot ışıklarını üzerine çeken Steve gerçeği var. Steve karakteri olgunlaşıyor, büyüyor, değişiyor ve çivili sopasıyla ikon bir karaktere dönüşüyor.

Dizinin açılışında kısa bir sahne ile tanıştığımız 008 ile yeniden yedinci bölüm “The Lost Sister”a kadar karşılaşamıyoruz. Sezonun yumuşak karnı olan bu bölümde Eleven’ın “back story”sine açıklık getirilirken heyecanla devam eden ana hikayemiz ani bir frene maruz kalmış oluyor. Bu seçim üçüncü sezonun doğuracağı sürprizlere zemin hazırlasa da doğru yere doğru şekilde yerleştirildiği konusunda akıllarda soru işareti bırakıyor. Ancak bu bölümde yaşanan değişimlerin Eleven’ı güçlendirdiği ve ilerleyişe katkıda bulunduğunu göz ardı etmek olmaz. 008 ve “dışlanmışlar”dan oluşan ekibi ise Stranger Things’e hiç alışık olmadığımız bir “canlılık” ve “parlaklık” hissi katıyor. Kendi başına duran bu bölümün ileride hikayeye neler getirebileceği ise büyük bir muamma olarak kalıyor.

Hikaye ambiyansı, referanslar ve buram buram 80’ler bu sezonda da son hızla devam ediyor. Atari salonları, Shadow Monster’ın “bağlantıları”nı temsilen kullanılan Dig Dug oyunu ve Dragon Lair‘in animasyonları gülümseten ayrıntılar. Kostümler, dönemi en doğru şekilde yansıtırken bir de işin içinde Halloween teması ve çocukları Ghostbuster kıyafetleri içinde gördüğümüz anlar eklenince izleme keyfi doruğa çıkıyor. Ve bizi öyküye sıkı sıkıya bağlayan sağlam müzik seçimleri. Stranger Things etkisinin müzik listelerimizde de yıl boyu süreceğini söylemek şaşırtıcı olmayacaktır.

Son tahlilde ikinci sezon bize daha olgun, daha karanlık, daha korkutucu bir hikaye sunuyor. İlk sezondan farklı bir şeyler yapmaya çalıştığı kesin ama bunu ilk sezonu bir kenara atmadan yapmayı başarıyor ve gelecek sezonlarda da bu “aşırı değişim” tuzağına düşmeyeceği konusunda içimizde bir umut ışığı yakıyor. Oyunculuklar ilk sezona göre daha geniş yer tutuyor ve tatmin edici seviyelere yükseliyor. Akıllarda kalan önemli bir soru işareti ise kapanan geçit; ilk sezondaki tüm sorulara tatmin edici cevapların verilmesi ve yeni soruların sorulmaması noktasında oluyor. Üçüncü sezonda neler olacağı konusunda bu sefer tahmin yürütecek bir veri elimizde yok. Sadece son sekansta Shadow Monster’ın “Upside Down”da pusuya yattığını görsek de Duffer Kardeşler bu seferlik fazlasıyla “temiz” bir bitiriş yapıyorlar.

Stranger Things’i seviyoruz. ‘Neden’ sorusunu sözler değil hisler cevaplıyor aslında. Hiç bozulmadan kalmasını istememiz de bundan. Gündelik hayattan kaçıp sığınabileceğimiz bir evrene duyduğumuz o kadim sevgi hissinden… Hawkins, sizi her zaman kapıları sonuna kadar açık halde karşılayacak. Yeter ki siz hikayelerin gücüne inanmaya devam edin.