Başrollerinde Winona Ryder (Joyce Byers), David Harbour (Jim Hopper), Millie Bobby Brown (El), Finn Wolfhard (Mike Wheeler), Noah Schnapp (Will Byers),  Gaten Matarzzo (Dustin Henderson), Caleb McLaughlin (Lucas Sinclair) isimlerini görmeye alışık olduğumuz Stranger Things’in yeni sezonu, bu yazın en çok beklenenleri arasındaydı. Yayına girdiği Perşembe günü yani 4 Temmuz Festivali ile Pazar günü arasında 40.7 milyon kişi tarafından izlenerek ilk dört gününde diğer bütün Netflix dizilerinin önüne geçerek bir rekor kırdı.

80’li yıllarda geçtiğini bildiğimiz dizi, bu yaza tam anlamıyla 80’li yılların renkleriyle dahil oldu. Öncelikle dizinin yapım tasarımcısı olan Chris Trujillo ve sanat yönetmeni olan Lauren Culbertson’ın harika bir iş ortaya koyduklarını söylemeden geçmemek gerek. Mr. Wheelers’ın mayosundan Nancy (Natalie Dyer)’nin saç stiline, El’in alışveriş yaptığı mağazalardan alışveriş merkezinin kendisine varana kadar her şey ilmik ilmik dokunmuştu.

Kabarık saçlar, neon renkler, geniş omuzlu giysiler, rengarenk aerobik kıyafetleri ve tabii ki göz makyajı! Seksenler denildiğinde gözünüzün önüne gelebilecek ne varsa dizide bunu görmek mümkündü. Hatta öyle ki, yüksek bel pantolonların, cat-eye gözlüklerin ve bel çantalarının popülerliğinin arttığı şu günlerde “vintage” giyinmeye daha da bir özendirecek bir atmosfere sahip.

2. sezon bitimiyle beraber büyük sıkıntıların geride bırakıldığı günlere başlanmış olacak ki 3. sezonun başı oldukça sıcak bir karşılama yapıyor. El ve Mike arasındaki kaçınılmaz yakınlaşma, bundan oldukça rahatsız olan bir baba figürü olarak Hopper, her şeyin çocukluklarındaki gibi kalmasını isteyen Will ve daha nice ergen alemi…

Bir diziyle alakalı yorum yapılırken “ergen dizisi” denmesi genellikle kötü algılansa bile, Stranger Things için bunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü, bahsedilen kitlesi değil, karakter evrimi. Bir yandan Lucas ve Max sevgililiğinin nasıl olduğunu görürken diğer yandan El ve Mike’ın sevgililik olaylarına tanık oluyorsunuz. Hopper’ın bir kız babası olarak durumu kaldırmakta nasıl zorlandığına da keza.

Dizinin genel hatlarının oldukça başarılı olduğunu kabul ederek olay örgüsünü inceleyelim. Ruslar? Zihin hırsızı? Starcourt Alışveriş Merkezi? Hopper ve Joyce’un yüksek gerilim hatlı hisleri? Billy?

Geçtiğimiz sezondan tanıdık gelen Zihin Hırsızı’nın varlığı, elbette bütün yazı karıştıran olay. Bu sefer, Zihin Hırsızı’nın geri dönüşü alıştığımızın dışında: Daha güçlü, daha büyük, daha akıllı, iletişim kuran bir organizma. Geçen sezonda Ters Dünya ve Ters Dünya’nın dokusu bizi etkilese de bu sezonda Ters Dünya’ya dair herhangi bir şey görünmemekte. Hatta söz konusu canavarın Dünya’da kalmış olması ve tabii, Ruslar’ın El’in zorla kapattığı kapıyı geri açmaya çalışmaları yaygarayı koparıyor.

Sezon içerisinde, ergenlikten olsa gerek, karakterlerin gruplar şeklinde birbirinden bağımsız olaylar yaşadıklarını görüyoruz. Eninde sonunda her birinin ayrı ayrı yaşadığı her gizemli olay birbirine bağlanıyor.

Dustin’in geçen sezon Steve Harrington (Joe Keery) ile kurduğu arkadaşlık bu sezon epey bir boyut atlıyor. Steve’in yeni partneri Robin (Maya Hawke) üzerinde durmadan da edemeyeceğim. Bölümler boyunca oldukça eğlenceli, zeki ve güzel bir karakteri canlandıran Maya, ilerleyen dakikalarda anlaşılacağı üzere bizlere cinsel yönelim meselelerini de düşündürüyor olacak. Ancak ilk altı bölüm boyunca Steve ve Robin arasında inceden inceden bir etkileşim uyandığını düşündürüp son dakika köşesi LGBT’li izleyici kitlesine yönelik bir çekicilik hamlesi mi, yoksa sadece ters köşe yapma isteği mi bilemiyorum.

Ah, Ruslar Ruslar… Ziyadesiyle spoiler vermemek adına temel ögelerden kaçınsam da dizinin içine neden Terminatör filminden fırlamış bir Arnold Schwarzenegger yerleştirdiler diye düşünmeden edemediğimi belirtmek istiyorum. Elbette kötü adamlar var olmalı ki olay örgüsü dönsün, ancak bu, fazla benzerlik gösteren bir kötü karakter seçimi olmuş.

Bilim aşkından yanıp tutuşan Ruslar kapı açacağım derken Soğuk Savaş’a sebep olabileceklerini biliyorlar mıydı acaba? Yoksa sahiden olmuşlar mıydı? Kim bilir…

Ve son olarak bu kutsal yaz savaşında Billy (Dacre Montgomery)’nin oynadığı rolün önemine geliyorum. Başından beri iyilik meleği olmadığını hepimiz biliyoruz. Olukça gıcık olmakla beraber kadınların göz bebeğiydi. Garip bir öz güveni ve aynı orantıda çekiciliği vardı. Peki, ne mi oldu? Hem kukla, hem kahraman oldu.

Hem görsel bir şölen yaşatan hem de bizi birkaç ters köşeyle tokatlayan bir sezon oldu nihayetinde.

Peki, reklam kokan bir sezon muydu?

Netflix sözcüsünün söylediklerine göre, üçüncü sezondaki hiçbir ürün yerleştirmeden para alınmamış ve dizi içerisindeki ürün yerleştirmeler üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilmemiş. Bütün yerleştirmeler, 80’ler tükeci ve popüler kültürünü baz alan Duffer Brothers’ın hikâye anlatımının bir parçası.

Geçtiğimiz sezonlarda El’in favorisi olan Eggo Waffles ve Steve’in KFC sloganını (It’s finger-lickin’ good) kullanıp masada KFC kovasıyla belli belirsiz bir biçimde yapılan yerleştirmeler varken bu sezonda Coca-cola ve Burger King yerleştirmesini görmeyen olmuş olabilir mi?

Ürün yerleştirmelerden para alınıp alınmamasının konusu onları ilgilendiren bir durum olmakla beraber, özellikle Coca-Cola’nın bariz bir şekilde oradan buradan fırlaması rahatsız ediciydi. Ancak dönemin sosyolojik yapısı -ki sadece 80’ler dönemi değil, günümüze uzanan döneme dokunan bir ürün Coca-Cola- gereği ürünlerin kullanılması aslında sıradan bir ürün yerleştirme kadar rahatsız edici değil. Coca-Cola içiyorlar, Burger  King yiyorlar… Gayet normal. İster dekoratif bir ekleme, ister mizahi, isterse de sosyolojik bir yaklaşım olmuş olsun, ürün yerleştirmeler de konuya dahil olmuşlardı.

Spoiler içeren ekstralar:

Hopper’ın sezon finali sonunda başına gelenler oldukça üzücü olup izleyici kitlesini ağlatmış olsa da sadece soruyorum, “Beş saniye sonra çeviremez miydin o anahtarları Joyce? Ya da manaları bakışmalara ayıracağın saniyeleri yukarı geri çıkmak için kullanamaz mıydın Hopper?”

Bunun yanı sıra Joyce’un birinci sezonda oğlunu kaybedince lambalarla bile konuşan çılgın hali onu “Joyce” yapmıştı. Ben bir izleyici olarak birinci sezon kıvamında olmasa bile en azından gidip bir araması, peşini bırakmamasını isterdim. Ama misafir umduğunu değil bulduğunu yiyor.

Eğer credit kısmına gelecek olursak, Rus arkadaşların evrimleşmiş demogorgon üretme çabalarının hala sürdüğünü görüyoruz. Denek olarak kullanacakları kişiyi almaya gittiklerinde “Hayır, Amerikalıyı değil,” repliği ile kapalı kapılar ardında kimin olabileceğine dair bir isim beliriyor elbette herkesin aklında: Jim Hopper.

Yeni sezonla alakalı olarak Hopper’ın Alternatif Dünya’ya geçmiş olabileceğine dair teorilere varana kadar çılgın ve çeşitli teoriler havada uçuşsa da, en somut kanıta dayalı olanı, credit kısmındaki Amerikalının Hopper olması.